Montesquieu’nin İklim Teorisi ve Mevsimsel Depresyonla Baş Etmek

Sonbaharda neşeli olmak.

İstanbul’da sonbaharın başlamasıyla mevsimsel depresyonla tanışıverdik. Peki gri tonlar ve soğumaya başlayan havayla peydahlanan bu hüzün hissiyle nasıl baş etmek gerek? Sonbaharı neşeyle karşılayabilir miyiz?

Belki de depresyon burjuvalar için, biz mevsim değişiminde depresyona giremeyecek kadar yoğunuz diye düşünüyorsunuz. Ya da iradem son derece güçlü, mevsimler beni etkilemez diye düşünebilirsiniz. Ama aynı gökyüzü hepimizin üzerinde. Ve her mevsimde, bedenlerimiz gibi düşüncelerimiz ve ruh halimiz de değişiyor. O halde kendimizi gri gökyüzüne hazırlamalıyız.

Üstelik daha da karamsar olmamız için sebepler var. Örneğin 1689-1755 yılları arasında yaşamış Fransız düşünür Montesquieu, iklimin kültürü, siyaseti ve insanların karekterlerini kati şekilde belirlediğini iddia etmişti.-

Okumaya devam et “Montesquieu’nin İklim Teorisi ve Mevsimsel Depresyonla Baş Etmek”

İstanbul’da fırlayan kiralar ve Kemal Sunal’ın Gülen Adam’ı

Hızla yükselen kiraların yarattığı hususi sinir bozukluğu, Kemal Sunal’ın Gülen Adam‘ının (1990) kara mizahıyla birleşince hangi delilik seviyesine ulaşacağız?

Kemal Sunal’ın Gülen Adam‘ı bir türlü gülmesine mani olamayan bir vatandaşın garip hikayesini anlatır. Günümüzde gündemimize gelmesinin sebebi ise filmdeki aşıkların gecekondularını yıkmak isteyen zabıtalar ile köşe kapmaca oynamalarıdır: Tabii salyangoz gibi sırtlandıkları evleriyle birlikte 🙂 Biz bu kadar mobil olamadığımızdan, henüz ev sahiplerinden kaçmayı başaramıyoruz.

Gülen Adam‘ın neden sürekli kahkaha attığını ve bir türlü ağlayamadığını filmin finalinde öğreniriz. Biz ise bugün ancak sinir bozukluğundan gülebiliyoruz: Özellikle de konut kiralarında son dönemde yaşanan artış söz konusu olduğunda.

Okumaya devam et “İstanbul’da fırlayan kiralar ve Kemal Sunal’ın Gülen Adam’ı”

Cinler ve Paranormal Olayların Psikopatolojisi

Korku hikayeleri ve cinler

Cin hikayelerinin ve diğer paranormal deneyimlerin psikolojik yapısı hakkında düşünmeyi seviyorum. (Bir amatör olarak tabii.) Belki de korku hikayelerini sevdiğimden biraz da 🙂 Bu hikayelerin insan olma durumu ve hayal gücü ile ilgili çok fazla ipucu verdiğini sanıyorum.

Neden başka bir şey değil de, cinler üzerine düşüneceğiz? Çünkü korkunun, insanın en önemli duygulanımlarından birisi olduğunu düşünüyorum. Cin hikayeleri, dinsel inanç ve (karanlık korkusu gibi) ilkel korkularla da ilişkilendiğinden, toplumumuzdaki en önemli korku ögelerinden birisi olmalı. Pek çoğumuz bu hikayeleri bizi hizaya sokmaya çalışan anneannemizden ya da teyzemizden dinlemişizdir. Bazılarımızsa paranormal deneyimler yaşamış ya da en azından bir ruh çağırma seansına katılmış olabilir.

Okumaya devam et “Cinler ve Paranormal Olayların Psikopatolojisi”

The Crown’dan Platon’un Devlet’ine: Kim yönetmeli?

The Crown poster.

The Crown, ingiliz kraliyet ailesinin aşna fişnesini konu alıyor. Neden umurunuzda olsun? Yine de en çok izlenen dizilerden birisi ve uykumuzdan ödün vererek izlemeye devam ediyoruz. Öyleyse bir büyüsü ve gönderdiği bir soru olmalı bu dizinin. Bunlar nedir?

Sadece güce sahip olanlarla kurulan basit bir özdeşlik olmayabilir bu sorunun cevabı. Öyle olsa bile, bu gücün arkasında soyut bir yapı var. ‘Monarşi’nin hükmü sonsuz, zamansız ve soyut. Ve hattâ yaşama uygulanıyor. Öyleyse şu soruya muhatap oluyoruz: Hangi hüküm yaşama uygulandığında onu yeşertir? Kim yönetmeye muktedirdir ve daha iyi yönetir? Bizi kim yönetmeli? Bu soruları The Crown‘dan başlayıp Platon‘un Devletini kat ederek sorarsak, hani cevaplara ulaşırız?

Okumaya devam et “The Crown’dan Platon’un Devlet’ine: Kim yönetmeli?”

Freud’un ‘Uygarlığın Huzursuzluğu’ ve Mutsuzluk

Freud‘un Uygarlığın Huzursuzluğu kitabı, bizi derin bir açmazın gölgesinde bırakır: Ya insanlığın en büyük eseri ve kazanımlarının toplamı olan Uygarlık insana mutluluktan çok huzursuzluk getiriyor ve kendi sürekliliğini sağlamak için bireyin isteklerini sürekli baskılıyorsa? Bu açmazı kabul ettiğimizde, insanlığın yüce ideallere yürüyüşünün kazasız yaşanmadığını, pek çok fedakarlık ile ve kurbanlar verilerek gerçekleşebildiğini görürüz.

Bu kabulleniş, kişinin bunalımlarının bir kısmının kaynağını öğrenmesi açısından ufuk açıcıdır. Mutsuzluğu ve tatminsizliği, bireysel frustrasyonlar ile açıklamanın yeterli olmadığını görürüz bu teori ile. Sırf bu sonucu çıkarmak bile psikolojik açıdan rahatlatıcı olabilir. Bu durumda izleyeceğimiz yol, mutsuzluğu kabul etmek ve onu nasıl azaltabileceğimizi araştırmaktır.

Okumaya devam et “Freud’un ‘Uygarlığın Huzursuzluğu’ ve Mutsuzluk”

Constant’ın New Babylon’u ve Göçebe Düşünce

Sanatçı Constant Nieuwenhuys’ın New Babylon‘u, tüm insanların mesaiden özgürleştiği ve tüm zamanlarını yaratıcı üretim ve boş zaman aktivitesine ayırdıkları bir ütopyadır.

New Babylon‘da, insanlar artık emeklerini satmak için bir yerde kalmak zorunda olmadıkları için, sürekli gönüllü göçebeler olarak yaşarlar. Artık dünya, megastrüktürler ile kolayca gezilebilen ve özgürce iskan edilebilen bir yerdir. Bu özgür dünyanın özgür insanı Homo Ludens, tüm vaktini yaratıcılık için ayırabilecektir Constant‘a göre. Bu ütopyada yaratıcılık ile göçmenliğin iç içe geçmiş olması düşündürücüdür. Deleuze ve Guattari’nin göçebe düşünce fikri aklımıza gelir bu noktada.

Çok gezen mi yoksa çok okuyan mı bilir, bu yazıda bir kere daha yaşanacak bu çarpışma 🙂

Okumaya devam et “Constant’ın New Babylon’u ve Göçebe Düşünce”

Endişe ve Zen Budizmi: Kim’in korkularını yaşıyoruz?

Endişeler ve depresyon nüksettiğinde, bu durumu sakince kabul edip kaynaklarını Zen Budizmi ile sorgulamamız mümkün olabilir mi? Sadece kendimizin değil, başkalarının ve toplumun endişelerini de yaşıyor olabilir miyiz? Öyleyse bu durumdan nasıl kurtulacağız?

Eğer toplumun ya da Kültürün beklenti ve talepleri, duygusal yükler, dilin koşullandırmaları, başkalarının talepleri gibi kaynaklardan kaynaklanıyorsa endişe, onun çoğunlukla dış kaynaklı olduğunu söyleyebiliriz. Öyleyse bu yüklerden kaçarak içeriye, Kendiliğe, Oluş’a dönmek nasıl mümkün olabilir? Zen bilgeliği bize bu yolda neler öğretebilir?

Okumaya devam et “Endişe ve Zen Budizmi: Kim’in korkularını yaşıyoruz?”

Yılmaz Güney’in ‘Umut’undan Kemal Sunal’ın ‘Düttürü Dünyası’na: Gerçeklik ve yoksulluk

Yılmaz Güney‘in ‘Umut‘u, fakirliğin ve sınıfsal açmazların gerçekliğin kavranışını nasıl çarpıtabildiğinin iyi bir örneği. Cabbar tüm umutları tükendiğinde, çareyi definecilikte arar. Umut‘u izlerkeni tüm çareler tükendiğinde ve gerçekliğe tahammül etme kapasitesi yitirildiğinde, insanın gerçekliğe ilişkin kavrayışını da kaybettiğini görürüz.

Kemal Sunal‘ın Düttürü Dünya filmi ise, bir çalgıcının ve ailesinin geçim sıkıntısına odaklanır. Sanatını icra ederek geçimi için yeterli parayı kazanamayan Düttürü Mehmet, ekonomik yarışa katılabilmek için ikinci bir işe girer ve ikili bir hayat yaşamaya başlar. Mehmet’in yaşamı, bu iki hayatın birbirine girmesiyle gerçekliğin flulaştığı bir karmaşaya dönüşür.

Sonuç olarak, bu iki filmi birlikte düşündüğümüzde aklımızda şu sorular oluşur: Düzenin dışına itilenler, gerçeklik algısının da dışına mı itilirler? Yoksa gerçekliği çarpıtmaları, psiko-sosyal bir mekanizma yani ötekilerin bir direnişi olarak mı görülmelidir?

Okumaya devam et “Yılmaz Güney’in ‘Umut’undan Kemal Sunal’ın ‘Düttürü Dünyası’na: Gerçeklik ve yoksulluk”

Freud’un ‘Tek Tanrıcılık’ı: Musa’nın iki yaşamı ve Akheneton

Freud'un Musa ve Tektanrıcılık kitabının kapağı.

Musa ve Tektanrıcılık kitabı, Freud‘un Yahudi tarihçesi ve hikayesi üzerine yürüttüğü dedektiflik niteliğindeki araştırmasıdır. Freud bu çalışmasında Musa‘yı ve öğretisini analiz etmekle kalmaz, Yahudi geleneği içindeki Musa’nın farklı tasvirleri arasındaki bir uyuşmazlığı tespit eder ve bunun arkasındaki sır perdesi üzerine spekülasyonda bulunur.

Büyük düşünürün iddiası şaşırtıcıdır: Musa iki yaşam sürmüş ve ölümden geri dönmüş olabilir mi? Böyle bir şey nasıl mümkün olabilir ve gerçekleştiyse psikolojik ve psiko-sosyal altyapısı nedir? Musa’nın hikayesinin firavun Akheneton ile ne ilişkisi vardır? Musa ve Tektanrıcılık, sadece izini sürdüğü hikaye değil, toplum ve kültür hakkında da çok şey söyleyebilir bizlere.

Okumaya devam et “Freud’un ‘Tek Tanrıcılık’ı: Musa’nın iki yaşamı ve Akheneton”

‘Trailer Park Boys’ ve Toplumun beklentilerinden sıyrılmak

Trailer Park Boys, Amerikan yapımı bir Netflix mizah dizisi. Ricky, Bubbles ve Julian’ın karavan parkındaki yaşamları, rezil ama aynı zamanda eğlencelidir. Başlarını bir türlü beladan kurtaramayan üçlü, sürekli hapisle sokaklar arasında mekik dokur, kendilerini eski sevgililerine ya da ev sahiplerine kabul ettirmeye çalışır ve sık sık rezil olurlar.

Bu diziyi izlemenin, benim gibi endişeli ve hırslı bir beyaz yakalı üzerinde her zaman rahatlatıcı etkisi oldu. Eğer siz de iş ya da okul bütün enerjinizi tükettikten sonra, biranızı açıp koltuğunuza uzanmak ve bu esnada sadece kaslarınızı değil, aynı zamanda toplumun baskı ve beklentilerinden yorulmuş zihninizi dinlendirmek istiyorsanız, bu dizi size göre olabilir. Yaşasın tembellik hakkı!

Okumaya devam et “‘Trailer Park Boys’ ve Toplumun beklentilerinden sıyrılmak”

Depresyonu paranteze almak: Husserl ve Epoche

Husserl fotoğrafı.
(Husserl)

Depresyonu fenomenolojinin (Husserl‘in felsefesi) metodolojisini kullanarak paranteze almamız mümkün mü? Yunanca kavramla ifade edilince melankolinin korkup kaçmayacağı açık. Öyleyse ne kerameti vardır epoche denen şeyin? Paranteze almak ne demektir? Depresyonu nasıl etkisiz hale getireceğiz?

Bunların bir anda olup bitmeyeceği açıktır. Daha ziyade depresyonu erteleyecek ya da azaltacak tali araçları arıyoruz. Zira hayat anlardan oluştuğundan, bu küçük dokunuşların daha etkili olduğunu düşünüyorum. Zen bilgeliği ve hermetik gelenek de bizimle aynı fikirde bu yolda.

Okumaya devam et “Depresyonu paranteze almak: Husserl ve Epoche”

‘Çölde Uyuyan Sır’ ve Lilith’in Gizemi

Çölde Uyuyan Sır, eski Mısır söylencelerini İslam ezoterizmiyle çok iyi harmanlayan bir kurgu – roman. Kitap, ölümsüzlüğü arayan bir halife, bir kumandan, eski Mısır’ın kadim lanetlerinden kurtulmaya çalışan bir Firavun ve tanrısının sesini takip eden bir peygamberin birbirine örülen hikayesine odaklanıyor.

Bütün bu hikaye ise, birbirine örülen korkunç ve unutulmuş gizemler etrafında gelişiyor. Bu gizemlerden en ilginçlerinden biri Lilith ve laneti hakkında, diğeri ise antik Mısır mitolojisinde kaynak bulan ve İbrani tasavvufunda izi sürülebilen Allah’ın Gizli Adı efsanesi. (Hikayenin ilk versiyonunda İsis Ra’nın adını, kurduğu tuzak sayesinde bizzat kendisinden öğrenmiştir.)

Öyleyse hikayeler arasında dolaşmaya başlayalım:

Okumaya devam et “‘Çölde Uyuyan Sır’ ve Lilith’in Gizemi”

Sartre’ın Kavşağı: Özgürleşmek ya da nesneleşmek

Kaygı, Sartre‘da insan yaşamını felce uğratan özel bir durumdur. Kişi bu felce yakalandığında iki seçeneği vardır: Özgürlüğün cehennemini kabullenerek hiçlikle yüzleşmek ya da bir nesne gibi var olmayı seçmek. Bu kavşağın tehlikesi, özgürleşmek ya da nesneleşmek arasında tercih yapma zorunluluğudur. İnsan hangi seçimi yaparsa yapsın bu cehennemden kurtulamaz.

Okumaya devam et “Sartre’ın Kavşağı: Özgürleşmek ya da nesneleşmek”

Horus’un Gözü, Sonsuzluk ve Ölüm

Horus'un gözü simgesi.
Horus’un Gözü

Horus’un gözü, Mısır mitolojisinde vicdanı simgeler. Göz, yaşama son kez bakar, onu kutsar ve onu yargılar. Ölümle yüzleşir yaşamın son zerresi ve zamansızlığa nakşedilir.

Son bakışın dolayımı aşkındır. Bu bakış , belki kişinin Yaşam’a son bakışına, belki de ölümün yaşama bakışına denk düşer. Her halükarda, bu bakış sonsuz ve temsil edilemezdir. Horus’un ölümün dolayımı ile kutsala ulaşması ve evrensel vicdana dönüşmesi, varlığın ancak ölümün duyumsattığı kaygıyla duyumsanabileceğini söyleyen Heidegger felsefesi ile benzerlik gösterir.

Okumaya devam et “Horus’un Gözü, Sonsuzluk ve Ölüm”

Yunus Emre ile melankoliyi yenmek

Yaklaşık bin yıl önce yaşamış Yunus Emre’nin bugün melankoliyi yenmemiz için bize ne yardımı olabilir? Bir şans vermenizi öneririm, çünkü ruhunuzda hangi derin çatlaklar oluşmuşsa oluşsun; Emre / Aşık / Amour Yunus’un bize duyumsatacağı ve bu çatlakları yumuşatabilecek ferah nehirler var. Bu nehirleri takip edebilirsek, İslam tasavvufundan hermetik geleneğe uzanan, güçlü bir kendilik etiği ve tekamül felsefesi ile karşılacağız.

Okumaya devam et “Yunus Emre ile melankoliyi yenmek”

Abuk Sabuk 1 Film (Kemal Sunal) ve Hüzün

Abuk Sabuk 1 Film'in baş kahramanı Ademoğlu.

Abuk Sabuk 1 Film, Kemal Sunal’ın son dönem filmlerinin en dramatiklerinden. Filmde hüznün ve mizahın iç içe geçmesi, bu iki duygusal hamlenin de gücünü arttırıyor.

Hüznün ve depresyonun izini Kemal Sunal filmlerinde sürmeye devam edeceğiz. Çünkü son dönem Kemal Sunal filmlerinin hüzünlü ve dramatik filmler olduklarını düşünüyorum. Bu filmlerin çoğu başarısız melodramlar olsa da, kara mizaha kayan komedi tonları, risk alan hikaye yapıları ve düşündürücü yönleriyle dikkat çekiyorlar..

Okumaya devam et “Abuk Sabuk 1 Film (Kemal Sunal) ve Hüzün”

Heidegger, kaygı ve depresyon üzerine

Heidegger (fotoğraf).

Heidegger’in kaygı kavramına atfettiği rolü anladığımızda, depresyonun ve melankolinin sadece bir hastalık değil, aynı zamanda bir fırsat ve imkan da olduğunu görürüz. Psikolojik rahatsızlıkları küçümsemek ya da olumlamak değil amacımız, fakat bunlar insana musallat olmuşlarsa insanın güçleri ve imkanlarıyla elbet bir ilişkilerinin olması gerekir. Üstelik Heidegger’e göre bu imkanlardan bazıları, insanın en asli yönleri ile ilişkilenecektir.

Okumaya devam et “Heidegger, kaygı ve depresyon üzerine”

Depresyonun Toplumsallığı

Depresyon gibi bireysel ve psikolojik bir fenomenin toplumsallığı üzerine düşünmek şaşırtıcı gelebilir. Fakat soğuk algınlığı gibi bir hastalığın ya da ekonomik fenomenlerin toplumsallığından söz edebiliyorsak, aynı zamanda psiko-sosyal alanı yok saymayacaksak bu konu üzerine düşünmek bizim için zorunlu olacak.

Üstelik çok kolay ölçülebilir fenomenler olabilir bunlar. Ama belki de nereye bakacağımızı bilmeliyiz.

Okumaya devam et “Depresyonun Toplumsallığı”

Kemal Sunal’ın ‘Öğretmen’i ve Delilik

Bir Kemal Sunal filmi olan ‘Öğretmen’in depresyonla ne ilgisi olabilir? Kemal Sunal’ın son dönem filmlerinin hüzünlü ve realist havasının, mizah duygusuyla birleşmesiyle çok duygulu ve depresif hale geldiğini düşündüğümden, bizim ilgi alanımıza dahil olacağını sanıyoruz. Çünkü filmin mizah duygusunun hüznünü, hüznünün mizah duygusunu güçlendirdiğini düşünüyorum.

Okumaya devam et “Kemal Sunal’ın ‘Öğretmen’i ve Delilik”