İslam Felsefesi’ni Gazali mi bitirdi?

İslam Felsefesi’ni Gazali‘nin sonlandırdığı ile ilgili şehir efsanesi üzerinde duracağız. Bu efsanenin çıkış sebebi, Gazali‘nin İbn-i Rüşd ve diğer Yunani / Arisyocu İslam filozoflarını eleştirmek için Tehâfütü’l-Felâsife (Filozofların Tutarsızlığı) eserini kaleme almış olmasıdır.

Gazali bu kitapta İslam felsefesi içerisindeki belirli bir tipte felsefe yapma biçimini kapsamlı şekilde ve felsefi derinliği içinde tartışır. Bu kitap, gerçekten de İslam Felsefesi içerinde Aristocu etkiyi azaltmıştır. Bunun yerine ise metafizik konularda Kelam’ın etkisi artmış, ancak örneğin mantık gibi bir alanda Aristocu etki değilmemiştir.

Gazali‘nin çıkışındaki düşünsel arkaplan nedir? Gazali döneminde Aristocu felsefenin miadı neden dolmak üzereydi? Eğer bu arkaplanı görebilirsek, neden Gazali‘nin çabasını kaba bir felsefe düşmanlığına indirgeyemeyeceğimizi de anlayabiliriz.

Okumaya devam et “İslam Felsefesi’ni Gazali mi bitirdi?”

Aşkı arıtmak: Platoncu Aşk’tan Spinozacı Sevgiye

Tutkulu ve romantik aşkın bir büyüsü olduğu muhakkak, özellikle de içerisinde olan için. Öyle ki kişinin bu duygulanımın içerisinde aşık olduğu kişi ya da şeye karşı bile körleşmesi, bencilleşmesi ve hırçınlaşması olağan. Öyleyse kitapların ve şarkıların en yüksek payeyi verdiği aşk bile bir hafiflikten bir ağırlığa ve hastalığa dönüşebiliyor.

Sorun nerede? Biz aşk ile kişinin doğal olarak verici, diğerkam ve iyi olacağını umarken, duyguların köleliği nasıl oluyor da insanları uçuruma sürüklüyor? Aşk nasıl olur da kişinin kendi yaşamını zehirler? Yanlış sevgi alışkanlıkları mı geliştiriyoruz? Yoksa çağın önerdiği değerleri, en başta da bencilliğimizi mi aşamıyoruz?

Bu yazıda, Andre Comte-Sponville‘nin Aşk, Cinsellik ve Ölüm kitabındaki aşk üzerine düşünümlerinden hareket ederek bu sorular üzerine düşünmeye çalışalım. Bu tartışma Platon‘un Şölen‘inden hareket edip Spinozacı arzu ve sevgi konseptlerini takip edecek.

Okumaya devam et “Aşkı arıtmak: Platoncu Aşk’tan Spinozacı Sevgiye”

Yaşamı zedelemek

Bazen sadece yaşamımızı darmadağın etmek isteriz. Tutkulu aşk, kumar, alkol, ayrılık, aldatma bunlar ancak bir aracı olur. Demek bu durumu yarattık ve çoktan şarampole yuvarlandık. Ve hatta durumun içine girmeyi seçtik. Seçimlerin ve bekleyişlerin içerisinden.

Kronolojik zaman ve klasik mantık yaşamı anlamaya yetmez. Hatta bunların kullanımı, tam tersi sonucu doğurur: Anlamamak için araçlardır bunlar. Bunlara artık ihtiyacımız kalmadıysa ya da dozları yeterli gelmiyorsa, öyleyse insan neden yaşamı ketler, damarlar nasıl üst üste biner, en nihayetinde yaşamdan kurtulmayı nasıl seçeriz, bunun üzerine düşünelim.

Okumaya devam et “Yaşamı zedelemek”

Kötü Düşüncelerle baş edememek

Bunların hakikaten sonu yok. Kıskançlığın, yalnızlığın, kendini kötü hissetmenin… Melankoli, endişe ve kaygının sonu yok… Kendimizi korumak zorundayız. Çünkü yaşam karşımızdaki olduğu kadar biziz de. Karşımızdakine iyi davranmamız gerekiyorsa kendimize de iyi davranmamız gerekiyor.

Ve başkasına iyi davranamamak, kendimize iyi davranamamaktan da ileri geliyor belki. Ama başkası ne? Biz neyiz? Bu işaret ettiklerinizin bir anlamı var mı gerçekten? Hangi korkulukların etrafında dönüp duruyoruz? Ve onlardan gerçekten ürküyor muyuz, yoksa onların eksikliğini mi duyuyoruz?

Okumaya devam et “Kötü Düşüncelerle baş edememek”

Sevgilisi olan birisine aşık olmak

Evet, böyle bir durumun içindeydim, içindeyim ya da içinde olacağım. Zamanı açık bırakmak istiyorum ismim açık olduğundan. Bu durumun utanılacak bir yanı olduğunu düşünmüyorum. (Mükemmel bir durum olmamakla birlikte.) Birisine aşık olmak normal bir durumsa ve her duygumuzun bir karşılığı olması zorunlu değilse, bu durumda sadece sevdiğimiz kişinin – nesnenin bir başka sevdiği olması gerçeğini eklememiz gerekiyor. İç dünyamın çalkantılarına hoş geldiniz.

Bu yazıyı yazıp yazmamak konusunda çok fazla kararsız kaldım ama bloglarında içten yazılar paylaşan diğer sevgili yazarlar beni cesaretlendiriyor. Bu paylaşımı yapmak da bir tür tedavi olabilir. Eğer siz de benzer bir durumu yaşadınız ya da yaşayacaksanız, sizin için de bir tedaviye dönüşebilir belki okumak.

Okumaya devam et “Sevgilisi olan birisine aşık olmak”

Sevdiğimizi neden ıskalarız?

İnsanın sevdiğini ıskalaması, duygusal salvolarımızla ya da romantizmin yüceliği ile ilgili değil sadece: Diyalektiğin yasaları her yerde olduğu gibi burada da işler. Birisini birisi olarak severiz ve ona erişmek isteriz. Bir çiçeği gördüğümüzde de düşünebiliriz bunu. Ama ne karşımızdaki çiçek kadar basittir, ne de biz sabit bir gözlemciyizdir. Hem sevme eylemi, hem de sevilme – sevildiğini görme eylemi seveni ve sevileni değiştirir. Sonuç, sürekli değişen ve birbirini ıskalayan yaylım ateş ortamıdır.

Öyleyse aşkın imkansızlığı, insanın imkansızlığı ile birleşiyor diyebiliriz. Bunu nasıl söyleyeceğimiz üzerine düşünelim.

Okumaya devam et “Sevdiğimizi neden ıskalarız?”

Doğadaki dönüşüm neden bizi heyecanlandırır?

Doğa ve çicek

Doğaya dönüş fikri ya da en azından doğada keyifli bir haftasonu geçirme planı neden bizi heyecanlandırır? Doğanın içsel güçlerinin kendiliğinden gelişimi bizde bir tür uyum hissi mi uyandırır? Belki de Niçe’nin söylediği gibi, sadece ‘doğa‘ insanlar gibi bizim hakkımızda yargılara sahip olmadığı için rahatlarız onun kucağında.

Ama doğanın uyandırdığı uyum hissinin imgeleminizde uyandırdığı daha derin bir rezonans olabilir. Çünkü bilincimiz sürekli uykuda olduğundan kendimizde ve ilişkilerimizde takip edemediğimiz yaşamsal canlılık ve güç ile, ona yargısızca yaklaştığımız için doğada karşılaşıyor olabiliriz.

Yaşamsal canlılık ile yaratıcılık arasında nasıl bir ilişki vardır? Canlılık ve dönüşüm, nasıl olur da yaratımın ve evrimin metaforuna dönüşür? Ve bu metafor nasıl olur da bizim yaşama ve varlığa ilişkin kavrayışımızı geliştirir?

Doğadaki dönüşüm neden bizi heyecanlandırır ?

Okumaya devam et “Doğadaki dönüşüm neden bizi heyecanlandırır?”

Bir Buluttan Öncedir Bir Yağmur

Lisede yazdığım bir şiiri buldum ve paylaşmak istedim. Şiir tekniği açısından çok güçlü olmayabilir. Ama ilginç noktalara dokunmuş. Bir lise aşkının bitmesinin ardından yazdığımı hatırlıyorum. Belki de o hassasiyet sebebiyle. Pek çok noktada hala aynı şekilde düşünüyor ya da benzer hissediyorum. Hayatta çok fazla yere gidiyor , çok fazla şey yaşıyor, öğreniyor, unutuyor… Ama belki de hiç degişmiyoruz. Yaşamın döngüselliği belki de bu demek. An’lar bu yüzden önemli. Sevgiler:

Bir buluttan öncedir bir yağmur

Bir buluttan öncedir bir yağmur
Gözleriyle anlaşıyorsa iki kişi
Ya da daha derinlerse
Biri sislerdeyse hep
Ve diğerinin aradığı
-bir erkek, saçları ve baharı-
Bulduğu hep sislerse
Görece uzun bir akşamüstü boyunca
Bir kadın bileklerini kesiyordur
Ve her gün bir tanesini nehirlerinin
Ama bitmiyor işte
Peşinde koşturan onu
Ve inanın bitmeyecektir
Sonlu türküsü
Bir buluttan önceliğin
Söylenecektir
Okumaya devam et “Bir Buluttan Öncedir Bir Yağmur”

Reenkarnasyon mu, ruhların çapraşıklığı mı?

Ruh üzerine - V  (21.11.21 Anıl Salar)
Ruh üzerine – V (21.11.21 Anıl Salar)

Bu eskizde reenkarnasyon üzerine, çizerek düşünmeye çalıştım. Aslında yolundan sapan bir düşünme oldu bu, reenkarnasyon yerine ruhların çapraşıklığı ve ilişkililiği üzerine düşünmeye devam ettim. Reenkarnasyondan böyle bir fikre doğru nasıl ilerleriz?

Okumaya devam et “Reenkarnasyon mu, ruhların çapraşıklığı mı?”

Martin Eden neden intihar etti?

Jack London’un aynı isimli kitabının kahramanı Martin Eden, kabuslarından kaçar ve hayallerine yolculuk eder hikaye boyunca. Peki hikayenin sonu neden çıkışsızdır? Hayaller bizi uçurumun kıyısına da götürebilir mi?

Elbette Martin Eden‘i karanlık sona yönlendiren sadece hayalgücü değildi. Umutsuz bir aşk, işçi sınıfının zorlu hayat şartları, sınıf farkının yarattığı kültürel şok, yayın dünyasının çetrefili, başarının getiremediği tatmin…Ama büyün bunlar onun etrafına üşüşürken ona devam etme gücü veren hayalleri değil miydi? Öyleyse Eden hangi sona ulaştıysa, hayalleri ile birlikte ulaşmıştı.

Yani bu hikaye hem bir gemicinin, hem de hayallerin yolculuğuydu.

Okumaya devam et “Martin Eden neden intihar etti?”

Nasreddin hoca ile melankoliyi yenmek

Nasreddin hoca fıkra ve hikayelerindeki tasavvuf ve mizah ögeleri melankoli ve depresyonu geriletmemiz için bize yardımcı olabilir mi? Burada sadece mizahın gücünden değil, dünyanın düzenini yadsıyan bir sufinin ironi hamlesinden de yardım alacağız.

Şu klişeyi hepimiz duymuşuzdur: Nasreddin hoca hikayeleri ile güldürürken düşündürmektedir. Fakat bu nasıl bir düşünmeydi? Neyi düşünmeye, neleri sorgulamaya davet eder bizleri? Ve bu davet toplumun yargı, kabul ve beklentilerinden, hüsnü kuruntulardan, egomuzun sarsıntılarından bizi nasıl çekip çıkarabilir? Endişelerimizi nasıl hafifletebiliriz mizah ve ironiyle?

Hazırsak göle maya çalmaya başlayalım 🙂

Okumaya devam et “Nasreddin hoca ile melankoliyi yenmek”

Samimiyetle insanları nasıl kazanamazsınız?

Samimi olun! Ne güzel tavsiye değil mi! Oysa kendi kendini yok eden bir tavsiye bu. Bu tavsiyeyi alıyor ya da veriyorsanız, samimi değilsiniz. En azından şimdilik. Çünkü bilinçli olarak oynanacak bir oyun değil bu.

Samimiyet, bilinçsizce ve mütemadiyen oynanacak bir oyun, ama en çok Kendi’mizle mücadele edeceğiz bunu başarmak için. Çünkü samimiyet oyununda ikili bir hamle var. Feda ve ironi birlikte rol almak zorunda burada. Ama bunu yapmadan nasıl yapılacağını anlamak çok güç olmalı. (Aslında her anlama güçtür. Bir yapmaya eşlik etmiyorsa.)

Öyleyse neden samimi olmamalıyız, bunu düşünmeye çalışalım. Samimi olmanın yükü neden daha fazla? Ulaşacağımız elbet çok büyük bir kazanç, fakat neden buna ulaşamamak riskini almamalıyız? Bu soruları cevaplamaya çalışalım. Eğer bunları cevaplarsak, belki neden samimi olmalıyız sorusunun cevabına da yakındayabiliriz.

Okumaya devam et “Samimiyetle insanları nasıl kazanamazsınız?”

Tacizcinin sevgisi ile aşığın sevgisini ne ayırır?

Bu soru tüylerimi diken diken ediyor. Tacizci burada cinsel obje haline getirdiği ötekiyi neredeyse tamamen ortadan kaldırıp kendi arzusunda yıkanırken, aşık nasıl olup da ötekine yani sevgisini yönlendirdiği kişiye ihtimam gösterebiliyor? Ve en önemli soru: Biz kendi ilişkilerimizde bu iki eğilimden hangisini takip ediyoruz?

Severken, karşımızdakine aşık gibi mi davranıyoruz, yoksa tacizci gibi mi? Karşımızdakini bir insan, yaşamın bir parçası olarak göz önüne alabiliyor muyuz?

Bunlar rahatsız edici sorular olsa da, arzu söz konusu ise bu soru bize bir perspektif sunabilir. Şunu kabul etmek gerek: Herkes arzularının etkisi altındadır. Bazılarımız bunun peşinden gittiğinin Farkında, bazılarımız ise değil. Tabii bu gitmek de seviye seviye olmalı. Çünkü arzunun her yönlendirdiğini yapmak zorunda değiliz. Onu bastırabilir, yönlendirebilir ya da başka stratejilerle onunla baş etmeye çalışabiliriz.

Okumaya devam et “Tacizcinin sevgisi ile aşığın sevgisini ne ayırır?”

Depresyon ve Merkezsizlik

Depresyon sevgisizlikten mi, dünyayı paylaşamamaktan mı, ona katılamamaktan mı doğuyor yoksa bunlara mı yok açıyor? Bu kötü bir soru olabilir. Bilinçli olarak kötü formül edildi belki de. Ama kötü soruları takip etmemin de bir hikmeti olabilir.

Bu soruları duygusal durumum karmakarışıkken sormak çok daha zor. Birkaç kötü olay yaşadım. Ama belki de tam bu anda sormak lazım. Çünkü her an bir yerdeyiz de mutsuzken bir yerde değiliz. Bilinçli mutsuzluğun böyle bir özelliği var.

Sanki her şeyin dışındayım. O yüzden depresyondan bildirmiyorum aslında. Konuştuğum yer yine kafamın içi değil mi? Zaten her zaman öyleydi. Belki şimdi çok kısa bir zaman öyle olmayacak sadece. Çünkü bir kısa devre yaşadık. Aşağılarda, çok aşağılarda bir şeyler bir şeylere değiyor.

Bu çukur yaratılmıştı ve bütün hayatım bu çukura doğru ilerliyordu. Bundan da çıkacağız büyük ihtimalle. Ama bir parçam yine bu çukurda kalacak. Bu yabancılık ilginç. Bunu öğretiyor bize hayat.

Okumaya devam et “Depresyon ve Merkezsizlik”

Meditasyon bir insanın hayatını ne kadar değiştirebilir?

Meditasyon, bir hayata en fazla ne katabilir? Bir kapı mı aralar bize, yoksa hayatımızı değiştirebilir mi?

Yoga ve Zen’in bir sektör yaratmış olduğu da muhakkak günümüzde. Kimsenin ekmeğine mani olmayalım. Ama Kadim doğu öğretisinde, meditasyon sadece spor ve zihinsel rahatlama ile sınırlı mıydı gerçekten? Bu kadar satılabilir ve huzur verici miydi bu yol? Yoksa güçlüklerle dolu bir arayış mıydı?

Meditasyon hem katılımcı için, hem meditasyonu öğreten – pazarlayan için son derece faydalı ve öngörülebilir. Kendimize yönelik farkındalığımızı arttırdığı, duygu ve fikirler ile baş etme tekniklerimizi geliştirdiği de bir gerçek. Ama böyle güvenli bir tekniğin, tek başına bir hayatı değiştireceğini düşünmek en iyi ihtimalle naiflik değil mi?

Bu sorulara nasıl cevap vereceğimiz, asıl sorunuz olan meditasyonun bir hayatı değiştirip değiştiremeyeceği sorusuna vereceğimiz cevabı da belirleyecek.

Okumaya devam et “Meditasyon bir insanın hayatını ne kadar değiştirebilir?”

Cinler mi insanı delirtir, delilik mi cinleri çağırır?

Longxiang Qian adlı kişinin Pexels'daki fotoğrafı

Kırsal kesimde zihinsel hastalık, majör depresyon ya da şizofreni benzeri ruhsal rahatsızlık geçirenlere cinler musallat olmuş diye yorum yapıldığını birkaç kere duymuştum. Bunu bizzat bir akrabamız da yaşadığında, konu üzerine düşünmeye kadar verdim. Merak ediyorum, cinlerin bu musallat olma durumundan haberleri var mıydı? Neden bu yorumu yapma gereği duymuştu ahali?

Deliliğin – akıl hastalığının anormalliği ile paranormalin ilişkilendirilmesi hakkında ne düşünmeliyiz? Aklın ötekisinin normalden dışlanması ve zayıf olanla araya mesafe koyulması mıdır burada söz konusu olan?

Peki ya öteki açısından durum nasıl görünür? Paranormal olan, normalin baskısından bir kaçış mıdır? Yoksa normal olmayan, yani çeşitli sebeplerle ötekileşen mi para-normale varır? Yani normal-de, toplumda bulamadıklarını para-normalde aramaya mı başlar umarsızca?

Her halükarda, korku, gizem ve gölgeler akıl ile değil duygular ile ilişkilenir. Benzer şekilde, paranormal hikayelerde bazı cinlerin insanların duygulanımlarını etkileyebileceği, sinir bozukluğu yaratabileceği, insanda nefret duygusu uyandırabileceği anlatılır. Böyle bir iddiayı çürütmek kolay olmasa da, bu iddianın kökenine yönelmeye çalışabiliriz onu anlamak için. İlk fark edeceğimiz, mitsel bir açıklama ile karşı karşıya olduğumuzdur.

Okumaya devam et “Cinler mi insanı delirtir, delilik mi cinleri çağırır?”

Simyacıların gizli amacı neydi?

Simgesel Düşünme (Metib Bobaroğlu) kitap kapağı.

Simyacılar, modern kimyanın doğuşundan önceki yüzlerce yıl, çeşitli maddeler, iksirler ve tılsımlarla deneyler ve ritüeller gerçekleştirdiler. Hatta ve hatta, bir kısmı modern bilimin doğuşundan sonra bile çalışmalarına devam etti. Bu deneyler maddeyi tanımak için çok fazla bilgi sağladı insanlığa. Ama bu disiplinin nihai hedefi bilgi değildi.

Simyacıların amaçları bilimsel araştırma değilse, bu zahmetli yola neden çıkmışlardı? Üstelik tamamına yakını altına ulaşmakta başarısız olduğu halde? Gizli bir amaçları mı vardı? Hangi ritüelleri gerçekleştiriyor, hangi geleneği takip ediyorlardı? Sadece bir tür pseudo bilim olarak mı görülmelidir simya, yoksa kültürün ezoterik ve içsel gizli ifadelerinin bir bilmecesini mi sunar bizlere?

Tüm bu soruları, simya ile ilgili çeşitli eleştirel görüşler ve araştırmacı Metin Bobaroğlu‘nın Simgesel Düşünme kitabındaki Hermetik yorumu doğrultusunda tartışalım.

Okumaya devam et “Simyacıların gizli amacı neydi?”

Montesquieu’nin İklim Teorisi ve Mevsimsel Depresyonla Baş Etmek

Sonbaharda neşeli olmak.

İstanbul’da sonbaharın başlamasıyla mevsimsel depresyonla tanışıverdik. Peki gri tonlar ve soğumaya başlayan havayla peydahlanan bu hüzün hissiyle nasıl baş etmek gerek? Sonbaharı neşeyle karşılayabilir miyiz?

Belki de depresyon burjuvalar için, biz mevsim değişiminde depresyona giremeyecek kadar yoğunuz diye düşünüyorsunuz. Ya da iradem son derece güçlü, mevsimler beni etkilemez diye düşünebilirsiniz. Ama aynı gökyüzü hepimizin üzerinde. Ve her mevsimde, bedenlerimiz gibi düşüncelerimiz ve ruh halimiz de değişiyor. O halde kendimizi gri gökyüzüne hazırlamalıyız.

Üstelik daha da karamsar olmamız için sebepler var. Örneğin 1689-1755 yılları arasında yaşamış Fransız düşünür Montesquieu, iklimin kültürü, siyaseti ve insanların karekterlerini kati şekilde belirlediğini iddia etmişti.-

Okumaya devam et “Montesquieu’nin İklim Teorisi ve Mevsimsel Depresyonla Baş Etmek”

İstanbul’da fırlayan kiralar ve Kemal Sunal’ın Gülen Adam’ı

Hızla yükselen kiraların yarattığı hususi sinir bozukluğu, Kemal Sunal’ın Gülen Adam‘ının (1990) kara mizahıyla birleşince hangi delilik seviyesine ulaşacağız?

Kemal Sunal’ın Gülen Adam‘ı bir türlü gülmesine mani olamayan bir vatandaşın garip hikayesini anlatır. Günümüzde gündemimize gelmesinin sebebi ise filmdeki aşıkların gecekondularını yıkmak isteyen zabıtalar ile köşe kapmaca oynamalarıdır: Tabii salyangoz gibi sırtlandıkları evleriyle birlikte 🙂 Biz bu kadar mobil olamadığımızdan, henüz ev sahiplerinden kaçmayı başaramıyoruz.

Gülen Adam‘ın neden sürekli kahkaha attığını ve bir türlü ağlayamadığını filmin finalinde öğreniriz. Biz ise bugün ancak sinir bozukluğundan gülebiliyoruz: Özellikle de konut kiralarında son dönemde yaşanan artış söz konusu olduğunda.

Okumaya devam et “İstanbul’da fırlayan kiralar ve Kemal Sunal’ın Gülen Adam’ı”

Cinler ve Paranormal Olayların Psikopatolojisi

Korku hikayeleri ve cinler

Cin hikayelerinin ve diğer paranormal deneyimlerin psikolojik yapısı hakkında düşünmeyi seviyorum. (Bir amatör olarak tabii.) Belki de korku hikayelerini sevdiğimden biraz da 🙂 Bu hikayelerin insan olma durumu ve hayal gücü ile ilgili çok fazla ipucu verdiğini sanıyorum.

Neden başka bir şey değil de, cinler üzerine düşüneceğiz? Çünkü korkunun, insanın en önemli duygulanımlarından birisi olduğunu düşünüyorum. Cin hikayeleri, dinsel inanç ve (karanlık korkusu gibi) ilkel korkularla da ilişkilendiğinden, toplumumuzdaki en önemli korku ögelerinden birisi olmalı. Pek çoğumuz bu hikayeleri bizi hizaya sokmaya çalışan anneannemizden ya da teyzemizden dinlemişizdir. Bazılarımızsa paranormal deneyimler yaşamış ya da en azından bir ruh çağırma seansına katılmış olabilir.

Okumaya devam et “Cinler ve Paranormal Olayların Psikopatolojisi”