Maldoror’un Şarkıları (Lautreamont)

Maldoror’un Şarkıları, Comte de Lautreamont’un 1869’da yazdığı; ana kahraman Maldoror’un insanın iki yüzlülüğünü, acımasızlığını ve kötücüllüğünü tanrı, şeytan ve bütün alem ile kavga ederek ve insanı baştan çıkararak ortaya koyduğu düzyazı şiirlerden oluşan kitabıdır.

Etkili bir savaşçı ve hatiptir Maldoror. Kitap boyunca insanın iki yüzlülüğü, uygarlığın bozuklukları, dinlerin ve kadim anlatıların acımasızlık karını takip eder. Ama asıl düşmanı, bu kötücül dünyayı kurduğu halde böbürlenerek yeryüzünde dolaşan ve masum numarası yapan insanoğlu’dur.

Bu kitabı ilk kez lise dönemimde okuduğumu hatırlıyorum. O dönemde kitapta yoğun olarak kullanılan alegorileri, metaforları, göndermeleri ne kadar anladığım kuşku götürür. Ancak kitabın öfkeli anlatıcısı, geç ergenlik sancılarıma çok iyi gelmişti. Neredeyse Tutunamayanlar kadar, lise yıllarında okunduğunda anlaşılamayacak ancak yine de okunması gereken bir kitap diye düşünüyorum.

Öfkeli anlatıcı Maldoror, kitapta yaptığı yolculukta Tanrı’ya ve şeytana bile meydana okur, insanların iki yüzlülüğünü açığa çıkarır ve insanın hamurundaki kötülüğü ortaya koyar, bir çocuğu gelecekte yol açacağı kötülükler sebebiyle öldürür ve hem onu hem insanlığı kurtardığını haykırır, yaşamın verimliliğine karşın adaletsizliğini gün yüzüne çıkarır. Öfkeli bir gözbebeğine sahiptir kahraman. Öyle ki, bir ergen için bile şaşırtıcıdır bu kitabı okumak.

Bu kitaba yıllar sonra çeşitli ruh halleri içerisinde döndüğüm oldu. Çok öfkeliyken de, çok sakinken de okuduğum oldu. Şimdi düşündüğümde, öfkeyle değil, sakinlikle okunduğunda yazarın – kahramanın öfkesinin çok daha iyi anlaşıldığını görüyorum.

Maldoror’un Şarkıları, bizi öfkemizle karşılaşmaya davet ediyor. Şöyle sorulabilir: Kitaplarla esenliğe ulaşmak istiyorsak, öfke bize nasıl yardımcı olabilir? El-cevab: Öfke içimizdeyse yaşanmalıdır. Öyle yaşanmalıdır ki, doygunluğa ulaşmalı ve sonra…

Sonrası hepimizin yolculuğuna kalır.

Balıkesir, Altınoluk (baharda denize düşen polenler)

Bu kitabın en hüzünlü ve dokunaklı bölümlerden birisini paylaşıyorum aşağıda. Maldoror’un Hünsa’ya seslenişi gerçekten dokunaklıdır:

Hünsa

”Orada, çiçeklerle çevrili ağaçlıkta, çimenlerin üzerinde, kendinden geçmiş hünsa uyumakta, yüzü kendi gözyaşlarıyla ıslanmış. Ay yuvarlığı bulut yığınından kurtardı kendini; şimdi solgun ışıklarıyla güzelim yüzünü okşuyor bu yeni yetmenin. Yüz çizgilerinde en erkek güç ile kutsal bir bakirenin inceliği var aynı anda. Hiçbir şey doğal görünmüyor onda, dişi biçimlerin uyumlu çizgileri arasından kendine bir yol açan vücut kasları bile. Kolunun biri alnı üzerinde kıvrılmış, öteki kolunu göğsüne bastırmış, sanki bütün giz açmalara kapalı ve sonsuz bir gizin ezici ağırlığıyla yüklü bir yüreğin buruşlarını önlemek istermiş gibi. Yaşamdan yorgun düşmüş, kendisine benzemeyen varlıklar arasında yürümekten utanmış, ruhunu bir umutsuzluk sarmış, bir dilenci gibi yapayalnız ilerliyor vadilerde. Yaşam için gereken şeyleri nasıl sağlıyor acaba? O bu gözetimden kuşkulanmadan, onun yanı başında geceliyor merhametli ruhlar, ve hiç yüz çevirmiyorlar ona: Öylesine iyi! Öylesine yazgısına boyun eğmiş! Bazen duyarlı kişilerle, kendilerine eliyle dokunmadan kolayca konuşuyor ve uzak duruyor düşsel bir tehlike korkusuyla. Kendisine yalnızlığı neden eş seçtiği sorulacak olsa, gözlerini gökyüzüne doğru kaldırır ve Esirgeyici’ye olan siteminin gözyaşlarını güçlükle tutar; ama yanıtlamaz gözkapaklarının karına sabah gülünün kızıllığını yayan bu düşüncesiz soruyu. Konuşma uzarsa, kaygılanır, yaklaşan bir görünmez düşmanın varlığından kaçmaya çalışıyormuş gibi gözleriyle ufkun dört bir yanını tarar, eliyle çabucak vedalaşıp uyanan utancının kanatları üzerinde uzaklaşır ve ormanda yitip gider. Onu genellikle deli sayarlar. Bir gün, dört maskeli adam, aldıkları buyruk gereği, üzerine çullandılar, bacaklarını kımıldamayacak şekilde sımsıkı bağladılar. Sırtını adamakıllı kamçıladıktan sonra geç kalmadan Bicetre yolunu tutmasını söylediler. Kırbaçlanırken gülümsemeye başladı ve incelediği insan bilimleri konusunda, daha gençliğin eşiğini bile açmamış bir insanda derin bir bilgi birikimini kanıtlayan ve insanlığın yazgısı üzerine de ruhunun şiirsel soyluluğunu ortaya serdiği, öylesine duygulu, öylesine zekice bir konuşma yaptı ki, yaptıkları kanlı işten korkuya kapılan saldırganlar, kırılmış el ve ayaklarını çözdüler, dizüstü gelerek bağışlanmalarını dilediler, bağışlandılar, ve genellikle insanlara gösterilmeyen bir saygıyla oradan uzaklaştılar. Çok sözü edilen bu olaydan sonra herkes gizini öğrendi onun, ama acılarına acı katmamak için, sanki bilmiyormuş gibi davranıldı; ve hükümet de, bir ön araştırma filan yaptırmaksızın zorla tımarhaneye kapatılmak istenmesi olayını unutturmak amacıyla, kendisine uygun bir şeref ödeneği bağışladı. Paranın yarısını kendisi için kullandı; geri kalanını yoksullara verdi. Çınarlı yolda gezinen bir kadın ve bir erkek gördüğü zaman, bütün vücudunun yukardan aşağıya ikiye ayrıldığını ve her yeni parçanın gezmecilerden birine sarılmaya gittiğini duyumsardı; ama bu sanrıdan başka bir şey değildi ve us etkisini göstermekte gecikmezdi. Bu nedenle, ne erkeklerin, ne de kadınların arasına karışırdı; çünkü bir aykırı yaratıktan başka bir şey olmadığı düşüncesinden doğan aşırı utancı, ateşli sevgisini herhangi bir kimseye vermesine engel olmaktaydı. Çünkü kendisine ve başkalarına saygısızlık etmiş olacağını sanıyordu. Kendisine şu beliti tekrarlıyordu gururu: ”Herkes neyse öyle kalsın.” Gururu dedim, yaşamını bir kadın ya da bir erkeğe bağlarsa, organsal yapısının er ya da geç büyük bir kusur olarak kınanmasından korkuyordu. Bu nedenle, kendisinden kaynaklanan bu dine aykırı varsayımla incinen özyazgısına sığınıyor, ve avunmasız durumda yalnız kalmakta direniyordu acıların ortasında.

Orada, çiçeklerle çevrili ağaçlıkta, çimenlerin üzerinde, kendinden geçmiş hünsa uyumakta, yüzü kendi gözyaşlarıyla ıslanmış. Uyanan kuşlar, bu üzgün yüzü hayranlıkla seyrediyorlar ağaç dalları arasından ve billur ezgisini duyurmak istemiyor bülbül. Mutsuz hünsanın gecesel varlığıyla bir gibi yüceldi orman. Daha çocuk yaşında anandan, babandan kopmana neden olan serüven düşkünü ruhunla; çölde susuzluğun yol açtığı acılarınla; yabancı ülkelerdeki bir sürgün gibi uzun süre dolaştıktan sonra, belki de aradığın yurdunla; sürgüne ve serseri mizacının seni dolaştırdığı hava değişikliklerine seninle birlikte katlanan sadık dostun atınla; uzak ülkelerde ve bulgulanmamış denizlerde kutup buzullarının arasında ya da kızgın güneşin altında yapılan yolculukların insana kazandırdığı saygınlıkla, sen, ey yolunu şaşırmış yolcu, toprağa yayılmış ve yeşil otlara karışan bu saç lülelerine elinle dokunma, meltemin hışırtısı gibi. Birkaç adım uzaklaş, iyi edersin böyle yaparsan. Kutsaldır bu saçlar; hünsanın kendisi istedi böyle yapmanı. Ne dağ yelinin soluğuyla kokulanmış saçlarını, ne de şu anda gökyüzünün yıldızları gibi parıldayan alnını sofuca öpsün istiyor insan dudakları. Ama en iyisi, bir yıldızın yörüngesinden ayrılıp, uzayı geçerek bu görkemli alnın üzerine konduğuna ve elmas aydınlığıyla tıpkı bir ayla gibi onu sardığına inanmak. Hüznünden kurtulan gece, soyluluğun bu somut örneğini, meleklerin saflığının bu kusursuz yansımasının uykusunu kutlamak için bütün güzellikleriyle donatıyor kendini: Böceklerin uğultusu daha az duyuluyor. Onu çiğden korumak için sık yapraklarını üzerine eğiyor dallar, ve tatlı sesli harpının tellerine dokunan meltem de neşeli ezgilerini, asma dünyaların uyumlu konserinde hazır bulunduğunu sanan, kımıltısız, kapanmış gözkapaklarına gönderiyor, evrensel sessizliğin içinden. Mutlu olduğunu görüyor düşünde; vücut yapısının değiştiğini; ya da, en azından bir erguvan bulutunun üzerinde, yapıca kendisine benzeyen varlıkların yaşadığı başka bir gezegene uçtuğunu. Ne yazık ki şafak sökünceye kadar sürüyor düşü. Çevresinde çiçeklerin halka olup, uçsuz bucaksız, çılgın taçlar halinde dans ettiklerini, kendisi, büyüsel güzellikte bir insanoğlunun kollarında sevda ezgileri söylerken, hoşların hoşu çiçek kokularının içine işlediğini görüyor düşünde. Ama, kollarıyla sardığı bir seher vakti sisinden başka bir şey değil; ve uyandığında, kolları sarmayacak artık bu buğuyu. Uyanma, hünsa; uyanma daha. Niçin uyanmak istemiyorsun bana? Uyu, hep uyu. Sen mutluluğun çılgınca umudunun peşindeyken göğsün havayla şişsin, izin veriyorum buna; ama açma gözlerini. Ah! Açma gözlerini! Seni bu durumda bırakıp gitmek istiyorum, uykudan uyanışına tanık olmamak için. Belki bir gün, kalın bir kitabın tutkulu sayfalarında, içeriğinden ve çıkan derslerden ürke ürke öykünü anlatacağım senin. Şimdiye kadar yapamadım bunu; çünkü, ne zaman bir girişimde bulunmak istesem, gözyaşı sağanakları iniyordu kağıdın üstüne ve parmaklarım titriyordu, ve elbette yaşlılıktan değil. Ama, bunu göze almak istiyorum sonunda. Senin büyük mutsuzluğunu her düşünüşümde, bir kadından daha güçlü olmadığım, küçük bir kız gibi kendimden geçtiğim için kızıyorum kendime. Uyu, hep uyu; ama açma gözlerini! Her gün, senin için Tanrı’ya ya-karmayı unutmayacağım (kendim için olsaydı, kesinlikle yakarmazdım). İçin rahat olsun!”

(Comte De Lautremont, Maldoror’un Şarkıları, Çev. Özdemir İnce, Kırmızı Yayınevi, s.85-89)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: