Heidegger, kaygı ve depresyon üzerine

Heidegger (fotoğraf).

Kaygı, depresyonu yenmemiz ya da en azından onu kabullenmemiz için bize bir fırsat sunabilir mi? Endişenin dokunuşu, yaşamın değerini anlamamız için bize hangi fırsatları sunar?

Heidegger’in kaygı kavramına atfettiği rolü anladığımızda, depresyonun ve melankolinin sadece bir hastalık değil, aynı zamanda bir fırsat ve imkan da olduğunu görürüz. Psikolojik rahatsızlıkları küçümsemek ya da olumlamak değil amacımız, fakat bunlar insana musallat olmuşlarsa insanın güçleri ve imkanlarıyla elbet bir ilişkilerinin olması gerekir. Üstelik Heidegger’e göre bu imkanlardan bazıları, insanın en asli yönleri ile ilişkilenecektir.

Çünkü Heidegger, epokhe’sini, yani önyargısız felsefi başlangıcını tam da kaygı, ölüm korkusu, kriz anları gibi alışılmışın dışına çıktığımız sınır durumlardan başlatır. Bu başlangıç, sadece felsefeye doğru başlangıcı sağlamaz, aynı zamanda varlık sorusunu sormamıza ve yaşamı anlamlandırmamıza da yol verecektir.

Kaygı

Kaygı kavramı, Kierkegaard’dan başlayarak bir grup düşünür için temel düşünce jestlerinden birisi olagelmiştir. Varoluşçu düşünürler, ‘kaygı’yı gündelik hayatın akışındaki bir kırılma ve varoluştan insana sızan bir çatlak olarak görürler. Sıkıcı felsefe geleneği içerisindeki heyecanlı hamlelerden birisidir bu, çünkü insanın duygulanımını ve krizlerini düşüncenin hareket noktası kılar.

Kaygı, Heidegger’e göre Dasein’ın (Heidegger özne yerine bu kavramı kullanır) en asli duygulanımıdır, çünkü onun hiçlikle dolayısıyla varlıkla karşılama anına denk düşer. Bu karşılaşma ise, ölüm ile karşılaşma gibi temel bir deneyimde kaynak bulur. Dasein, kendi ölümünün ve hiçliğe kavuşacağının farkına varmasıyla, dünyadaki çaresizliğini, zamanın dönüşsüzlüğünü, yalnızlığını ve kederini sahiplenir.

Yani kaygı, Heidegger’e göre insan olmanın en önemli düğümlerinden kaynaklanır. Bu bakış açısına göre, neredeyse depresyonun değil, depresyona girmemenin, duygusal karmaşa yaşamamanın bir hastalık ve eksiklik olarak görülmesi gerekir. Çünkü kaygının ve vicdanının çağrısını duymayan insan, insan olmanın en temel olanaklarını ıskalamak durumundadır.

Dasein’ın Unutkanlığı

İşte bu ıskalama, gündelik hayat koşuşturmacasına denk düşer. Bu boşluğu hepimiz hissetmişizdir: Gündelik olan geçici olanın, alışkanlığın, aşinalığın, kar zarar hesabının ve kurnazlığın alanıdır. Bu alanın insanın bazı asli olanaklarıyla ilişkisi olabilse de, genel olarak Dasein’ın kendi olanaklarını unuttuğu ve toplumsal / kamusal olanda huzur bulduğu bir aralığa denk düşer.

Depresyonun ve melankolinin görünümlerinden birisi de bu unutuşa, bu koşuşturmacaya katıl(a)mamadır. Öyleyse bu durumun bile insanın bazı imkanlarıyla ilişkili olduğu ve bazı olanaklarının açılması – gelişmesi manasına gelebileceği söylenebilir. Tabii Oblomov’ca bir dünyadan kaçışı öğütlemeyecektir Heidegger.

Gündelik hayatın karmaşasını Nasreddin Hoca’nın öyküsü iyi özetler:

Hoca cami girişinde bekleyen üç kör dilencinin yanında kesesini şangırdatır ve alın erenler pay edin aranızda der, ama hiçbirine parayı vermez. Sonra da karşılarına geçip keyifle kavga etmelerini izler.

İşte kaygı tam da bu karmaşanın, bu unutkanlığın içinde bir bozulma, bir aksaklık olduğunda ortaya çıkar. Çünkü bundan önce kör döğüşü halihazırda devam etmektedir. Kaygı, bir aksaklık, bir hüzün, bir ayrılık bulup ilişir benliğimize. İşte bu temas anı, insanın mağaradan çıktığı ve hiçlikle yüzleştiği andır.

Kaygının Dokunuşu

Heidegger’e ise insan olmanın, arada olmanın sorumluluğunu alacak olan her birey, işte kaygının bu dokunuşunu yaşar ve onu unutkanlığa tercih etmek yerine, onunla yüzleşmeyi seçer. Böylece o ölümle, yaşamla, kederle, vicdanıyla… yüzleşmiş olacaktır.

Ancak Heidegger’e göre Dasein’ın unutkanlıktan kurtulup tam bir uyanıklığa ulaşması da mümkün değildir. Bunun yerine insan, unutkanlık hastalığına tutulmalı, ancak kaygı aracılığı ile hatırlamanın ve vicdanın çağrısına dönebilmelidir:

Kaygı içindeyken, … dünya dahilinde varolanların tamamı batıp gider. Artık dünya hiçbir şey sunamaz olur. Kaygı, Dasein’ın (insanın) elinden kendini düşmüşlük ve herkes içinde anlama olanağını alır. Böylece kaygı Dasein’ı (insanı) sahih / otantik varoluş imkanına geri fırlatır.

Martin Heidegger, Varlık ve Zaman, s. 188

İşte tam da bu yüzden, depresyonun ve melankolinin ilaçlar ya da türlü terapiler yanında, yaşanılarak ve kaygı ile yüzleşerek de aşılacağı / aşılması gerektiği söylenebilir. Ne de olsa sorunlarımızı görüp tanımakla, onları görmezden gelmek ve kendimizi unutuşa bırakmak iki farklı şeydir. Ve bu seçim insan olmanın da önemli bir adımıdır.

Belki de düzeni bozulmuş, adaletsiz ve cinnete doymuş bir dünyada, sağlıklı olmaktansa hasta olmak değerlidir. Ancak burada kalamayız. Hem kendisini hem de dünyayı iyileştirmeli insan:

”Nergisten ben sorumluydum, ışığından ve çocuklardan
Yanlış mı belledim, insan sorumluluktur.” (Gülten Akın)

Not: Blog okumak güzel şeymiş. Bu yazıdaki bazı fikirlerle ilişkili, ilham verici bir blog yazısı için şuraya bakabilirsiniz.

Heidegger, kaygı ve depresyon üzerine” için 5 yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s