The Crown’dan Platon’un Devlet’ine: Kim yönetmeli?

The Crown poster.

The Crown, ingiliz kraliyet ailesinin aşna fişnesini konu alıyor. Neden umurunuzda olsun? Yine de en çok izlenen dizilerden birisi ve uykumuzdan ödün vererek izlemeye devam ediyoruz. Öyleyse bir büyüsü ve gönderdiği bir soru olmalı bu dizinin. Bunlar nedir?

Sadece güce sahip olanlarla kurulan basit bir özdeşlik olmayabilir bu sorunun cevabı. Öyle olsa bile, bu gücün arkasında soyut bir yapı var. ‘Monarşi’nin hükmü sonsuz, zamansız ve soyut. Ve hattâ yaşama uygulanıyor. Öyleyse şu soruya muhatap oluyoruz: Hangi hüküm yaşama uygulandığında onu yeşertir? Kim yönetmeye muktedirdir ve daha iyi yönetir? Bizi kim yönetmeli? Bu soruları The Crown‘dan başlayıp Platon‘un Devletini kat ederek sorarsak, hani cevaplara ulaşırız?

The Crown’da bizi ne etkiliyor?

2. Sezon’un 3. Bölümünde Kraliçe’nin sürekli onun gölgesinde kalan eşi Philip, saygı talep eder: kendisinin protokolce oğlu veliahttan bile geride olması onu rahatsız ediyordur. O sorun dizide bir şekilde çözüldü. Peki nedir gerisinde olduğu Philip’in? Soru budur.

Monarşi, dizinin ilk iki sezonu boyunca aileye Elizabeth’in eşi olarak katılan Philip’in karşısına en umulmadık anlarda duvar gibi dikilir. Elizabeth’in, kendisini sürekli ailesi ile görevi arasında seçim yapmaya zorlayan bir görevi vardır. Elizabeth hem bir anne ve eş olarak, hem hayalleri ve üzüntüleri olan bir kadın olarak yaşamaya çalışır; hem de İngiliz Kraliyetinin simgesi olan ölümsüz ve ödün vermeyen bir tanrıça olarak zamansızlıkta durmaya.

Sonuç olarak, The Crown‘u izlerken sadece gücün gösterilişinden değil, soyut bir yapı ve ideal olan Devlet‘in, yönetici ailenin insani yönü ile ilahi yönü arasındaki gerilimden dolayı görünür olmasından etkilendiğimizi söyleyebiliriz. Bu ilahi yön, seküler bile olsa her devletin sahip olduğu bir özelliktir, çünkü yönetme olayının kendisi yaşama ve topluma yukarıdan uygulanır. Ancak İngiliz monarşisinin başı aynı zamanda Kilise’nin de başı olduğundan, The Crown‘da işlerin Elziabeth için bir parçada daha zor olduğu söylenebilir.

Bir sosyalist olarak bu yorumları yaparken rahatsız olsam bile, İngiliz monarşisinin bir sistem kurmuş olduğunu kabul etmeliyiz. Ve hattâ öyle bir kurmuşlar ki bu sistemi, sistem her bir kişinin kendi çıkarından güç alarak onun kendisini de tüketiyor. Ne güzel bir sirk 🙂 hep fakirler yaşamayacak ya depresyonu. Depresyon insan vergisi. Zengin de çeksin.

Platon’un Devlet’i ve Aristokrasi

Platon, Devlet’inde insana ilişkin teorisini topluma ve devlete uygular. Platon ruhu, bir at arabasının sürücüsü metaforu ile anlayabileceğimizi iddia eder. Bu metaforda, arabanın iki atından beyaz olan ruhtaki atılgan kısmı, siyah olan arzulayan ve iştahlı kısmı temsil ederken, arabanın sürücüsü ise ruhun en üstün kısmını, yani aklı temsil eder. Akıl beyinde, atılganlık kalpte, iştah ise karındadır. Bu sınıflandırmaya göre, ruhun üç önemli yönü vardır: Akıl, irade ve arzu.

Platon‘a göre, tahmin edebileceğiniz üzere Ruhu akıl yani sürücü kontrol etmezse, arabanın bir şarampole yuvarlanması muhtemeldir. Bu durum, aklın ruhun ölümsüzlüğe yani zamansızlığa en yakın kısmı olmasından kaynaklanır. En doğru yargıyı akıl verir, çünkü akıl ideler alemine yani düşünülür – değişmez olan dünyaya (kavramlar dünyasına) daha yakındır ve ruhun bedensel bölümleri gibi ölümlü değildir.

Platon'un at sürücüsü metaoru.

Devlet’te, bu modeli topluma ve toplumun yönetim aygıtı olan Devlet’e uygular. Platon‘a göre, insan ruhu nasıl bölümlerden oluşuyorsa, toplum da bölümlerden oluşur ve her bir bölüm, kendisine en uygun erdemi kendisine düstur edinerek birbiri ile uyumlu yaşarsa, ancak o zaman toplumda harmoni söz konusu olur.

Toplumun ilk kesimi, sıradan halk yani çalışan kesimdir. Bu kesim, çiftçi, esnaf, işçi gibi grupları kapsar ve toplumun en geniş kesimidirler. Bu kesim, Platon’un metaforunda iştaha yani siyah ata denk düşer. Toplumun bu kesimine denk düşen erdem ise itaattir.

Toplumun ikinci kesimi, Devlet’in yönetiminde görev alan uzmanlardır. Bu kesim, Devlet’e hizmet etmek için özel olarak yetiştirilirler. Bu görev karşılığında hiçbir ücret talep etmezler çünkü bu görevin kendisi bir onurdur, ayrıca evlenmezler ve aile kurmazlar. Bu kesim, Platon’un metaforunda beyaz atı yani iradeyi temsil eder.

Toplumun üçüncü ve en yüksek kesimi, metaforda sürücüyü temsil eden yöneticilerdir. Platon’a göre İdeal Devlet’te yöneticiler felsefecidirler çünkü onlar bilgiyi bir şey için değil, kendisi için isterler. Çünkü bilgi ve akıl, en yüksek iyi olarak en büyük idedir. Yöneticiler, toplumun yasalarının nasıl düzenleneceğini ve nasıl uygulanacağını kontrol ederler.

Platon‘un Devlet tasavvurunda, son derece katı bir model kurduğunu görürüz. Bu devlet, en ideal ve neredeyse ilahi düzeni kurup her engele (ve belki hayata ve topluma rağmen) karşı bunu uygulamaya inançlıdır. Platon tam bir aristokrasiden bahseder, demokrasinin bu devlette yeri yoktur.

Platon!un demokrasiye güvensizliği, belki de hocası Sokrates’in Atina demokrasisi tarafında mahkum edilip ölüm cezasına çarptırılmış olmasıdır. Ancak Platon’un devleti kendi içerisinde tutarlıdır. Çünkü bu aristokrasi, bir grubun ya da bir zümrenin aristokrasisi değil, bilginin aristokrasisidir.

Sonuç olarak, Platon‘un Devlet’inin önerisinin, halk devletin nasıl yönetileceğini bilmediği için onların fikirlerini hiçbir konuda almamaya ve en bilgililerin devleti yönetmesi şeklinde olduğunu görürüz.

İngiliz Devleti’nin İki Yönü

Bu noktada The Crown‘a geri dönebiliriz: İngiliz monarşisindeki ilginçlik, süreklilik ve geleneği temsil eden kral ile, görevi ve liyakatı temsil eden hükümet ve başbakanın birlikte yönetmesi ülkeyi. Aslında kralın görevi cumhuriyet sisteminde cumhurbaşkanının görevleri ile benzer gibi görünüyor.

The Crown: Kraliçeler.

Peki kral gücünü ve yetkisini nereden alıyor? Krallıktan, gelenekten ve dinden. Yani Simgesel bir görev bu, tam da devletin güç ve heybetinin bir kişide toplanmasına dayanıyor. Ve bu kişi özel bir kan bağına sahip, aristokrat bir gruba dahil. Veliaht, erken yaşlardan itibaren sadece kral olması için uygun ve geleneksel bir eğitim alıyor.

21. Yüzyılın Öcüsü: Demokrasi

Temel sorumuza geliyoruz: Kim yönetmeli? Halkın seçtiği, halkı temsil eden siyasetçiler mi? Aristokratlar mı? Ama soru bunlarla sınırlı değil aslında. Cevabımız B şıkkı ise hangi aristokratlar yönetmeli? Cevabınız A şıkkı ise bu siyasetçileri halk nasıl, neye göre seçmeli ve kimler aday olabilmeli?

Bu soruları çoğaltabiliriz. 21. yüzyılın ilk 20 senesini hep birlikte yaşadık çünkü. Popülist liderlerin demokrasiyi hangi noktalara götürebileceklerini gördük. Bu yüzden bugün, 20. yüzyılın son çeyreğinde faşist ve merkezi devletlere karşı batı kültürünün hümanist (?) değerlerle bezeli önerisi olan demokrasiye çok daha şüpheci yaklaşıyoruz.

Başkan Trumph.

The Crown‘ı ilginç bulmamızın sebeplerinden birisi de bu olabilir. İngilizler farklı bir dengede tutmuştur monarşi ile demokrasiyi. İlk bakışta 21. yy da ne monarşisi abi diye düşünse de insan, bugün bazı ülkelerde demokrasinin nasıl en katı monarşiden daha merkeziyetçi uygulanabildiğini gördüğümüzde, bu kadar katı düşünmemiz gerektiğini anlayabiliyoruz.

Demokrasinin geleceği gibi bir konuyu burda çözüme bağlamak kolay olmayacaktır. Fakat yine de bize bazı fikirler verir The Crown. Yöneticiler ile yönetim aygıtının ayrılığı bile, bir evrensellik düzeyi olarak önemlidir. Ancak Platon’un aristotkasisi değildir bu kurulmuş olan. Kanlı canlı ve geleneklerine bağlı bir din devletidir.

Sonuç: Kim yönetmemeli?

Platon’un devletinin sunduğu perspektif ise başka bir ideal sunar. Bilenlerin, bilinene uygun şekilde yöneteceği devletin kurulması küçümsenmeyecek bir idealdir. Ancak biz bu tespiti yaptıktan sonra bile, bunun uygulanması kolay olmaz ve bu fikirler uçları açık sorular olarak kalır.

Toplum hakkında doğrı bilgiye sahip olanın yönetime geçişi nasıl mümkün olabilir? Bu başarılsa bile onun doğruluğunu ve eksiksizliğini kim kontrol edecektir? Bu iktidar kesinleştiğinde, bu aristokrasinin çürümeyeceğini ve belki de İngiliz monarşisinin kendisine dönüşmeyeceğini nasıl söyleyebiliriz?

Öyleyse tüm yaşananlara rağmen, politik alana çok daha karmaşık ve daha az idealist, ama belki de pragmatist bakmalıyız. Tabii bunun kimin pragmatizmi olacağı da önemlidir.

Sonuç olarak, en azından çelişkilerden arınmış ve ideal bir devletin de, yaşamın da kurulmasının mümkün olmayabileceğini kabul edebiliriz. Bu bakış açısından hareket edersek daha pratik sorular sorabiliriz. Mesela ‘Kim yönetmemeli?’ gibi.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s