Sevgilisi olan birisine aşık olmak istemiyorum

Sevgilisi olan birisine aşık olmuş olabilirim. Şöyle söyliyeyim: Böyle bir durumun içindeydim, içindeyim ya da içinde olacağım. Zamanı açık bırakmak istiyorum ismim açık olduğundan. Bu durumun utanılacak bir yanı olduğunu düşünmüyorum. (Mükemmel bir durum olmamakla birlikte.) Birisine aşık olmak normal bir durumsa ve her duygumuzun bir karşılığı olması zorunlu değilse, bu durumda sadece sevdiğimiz kişinin – nesnenin bir başka sevdiği olması gerçeğini eklememiz gerekiyor. İç dünyamın çalkantılarına hoş geldiniz.

Bu yazıyı yazıp yazmamak konusunda çok fazla kararsız kaldım ama bloglarında içten yazılar paylaşan diğer sevgili yazarlar beni cesaretlendiriyor. Bu paylaşımı yapmak da bir tür tedavi olabilir. Eğer siz de benzer bir durumu yaşadınız ya da yaşayacaksanız, sizin için de bir tedaviye dönüşebilir belki okumak.

Sevgi ve aitlik

Aşkın ve sevginin iyelikten farklı bir ilişkilenme biçimi olmasını bekleriz. 1) Biz elmayı seviyoruz diye elmanın da bizi sevmesi gerekmez. 2) Biz elmayı ne kadar seversek sevelim, hatta elma da bizi ne kadar çok severse sevsin, bu duygulanımların yoğunluğundan ya da bu duygulanım için yaptığımız fedakarlıklardan bağımsız olarak, ne elmanın bizim olduğunu, ne de bizim elmanın olduğumuzu söyleyemeyiz ve söylememeliyiz.

Söyleyemeyiz, çünkü zaman akmakta ve hem elma, hem de ben dediğimiz çokluk değişmektedir. Öyleyse belirli bir kendiye bile sahip değilken insan, böyle değişken bir çokluklar bütününe, sırf onu bir zamirle refere edebiliyoruz diye sahip olmayı istemek saçma olmaz mı?

Eğer sahip olmak istediğimiz bu çokluğun belirli bir özelliğiyse, örneğin elmanın sadece kırmızısı, bir insanın belirli bir parmağı, ya da saçının teli ise bu mümkün olabilir. Ama sevdiğimizde bu çokluğun birlikteliğine ve ritmine, bir saçın rüzgarda salınışına, güneşin o saça dökülüşüne vs. yani zaman içindeki bir fenomene tutuluruz. Öyleyse birisine sahip olmayı istemek imkansızı istemektir.

Kıskançlık birisini kaybetme korkusu değildir. Kıskançlık, birisini başka birisiyle paylaşma korkusudur. Yani en nihayetinde iyeliğe gelip dayanır. Oysa kimseye sahip olamaz insan. Trajedi budur.

Peter Watkins’in Munch Belgeseli’nden bir dipnot.

Söylememeliyiz çünkü aidiyetin ve sahiplenmenin sevgiye karışması, onun doğasını dönüştürecektir. İnsanların birbirine ulaşması için çok da şansı yokken, bu şanslardan sonuncusunu yani aşkı da alışveriş poşetine indirgersek, ne yapacağız? (Sevginin niteliği üzerine bir başka tartışma için bakabilirsiniz.)

Ama burada üzerine derinlemesine düşünmek gereken bir paradoks yaratırız. Romantik ilişkiyi gündelik hayatın araç-sonuç odaklı düşünmesinden ve kar zarar hesabından gerçekten ayırabilir miyiz? Bunu yapacak motivasyonumuz var mı? En nihayetinde her romantik ilişki de bir alış-veriş değiş mi? Ama şunu hatırlamak gerekir: Bir şeyler alıp vermek her zaman küçümsenecek bir şey değildir. Kapitalizm koşulları bizi önyargılı kılıyor olabilir.

Sevgi ve kıskançlık

Aşk, yöneldiği nesneye haklı olarak ulaşmak ister. Bu ulaşma, hem sevgiyi hem seveni dönüştürecektir çünkü. Severken, kişi güzele yaklaşmak ve güzelle birlikte güzelleşmek ister. Sevginin yüksek ve övülmeye değer biçimlerinde, bu yaklaşma bir tür gebelikle birlikte gelişir. Sevdiğimizin, yani güzelin yanında üretmek, dünyayı güzelleştirmek, paylaşmak, yaşamak isteriz.

Ama sevgiye kıskançlık karıştığında, sevginin bu yönleri budanmaya başlar. Tabii kuruntu düzeyindeki bir kıskançlıktan bahsediyoruz, ortada hiçbir belirlenim yokken ‘kıskançlık’ tamamen anlamsız bir kötü inançtır. Çünkü sevdiğimiz bizim birlikte güzelleşebildiğimiz ve dünyayı birlikte güzelleştirebildiğimiz kişiyse eğer, zaten ancak bu durumda ilişki karşılıklı olarak çiçeklenebilir. Eğer bu durum yoksa, bir üçüncünün varlığı sebebiyle ayrılık ya da sevileni kaybetmek, üzücü de olsa ancak bir bahane olabilir.

Ama biz burada özel bir durumdan bahsediyoruz. Sevgi nesnemizin bu güzellikleri başkasıyla yaşadığını / yaşayacağını düşünmek tabii ki bize kötü hissettirecek. Bunda şüphe yok. Bundan kaçmanın bir yolunun olduğunu söylemek de zor. En azından ben bulamadım. Ve kıskançlığın sevgimi zehirlemesini önlemenin belirli bir yolunu da bulamadım. Fakat bunun için gerçekten çok uğraşıyorum. Umarım başarabilirim.

Sevgi ve emek

Sevgi neydi, sevgi emekti… Bu motto bir komik video ile ortaya çıkmıştı, şimdi hatırlamıyorum. Bu sözle ne kast ediliyor? Sevilene ve ilişkiye verilecek bir emek mi önemseniyor? Bilmiyorum. Ama sevmenin, aşkın kendisi bile çok büyük bir emek istiyor. Çok büyük bir duygusal know-how gerekli bu savaştan sağ çıkabilmek için. Ve bunun bir okulu da yok. Şiir okuyoruz. O da destek mi oluyor, köstek mi emin değilim.

Velhasıl, kimse yaşamın acısız olduğunu vaad etmediği gibi, kimse sevmenin kolay olduğunu da vaad etmedi. Kolay olan hazdır, sahiplenmedir, zevktir. Bizi bunlara yönlendiriyor hakim söylem. Sevgide de bu yüzden kolaya kaçma eğilimindeyiz belki. Hemen tatmin olmak istiyoruz. Beş dakikada beşiktaş. Ve hemen sahip olmak istiyoruz. İnternetten sevgili siparişi verilebilse verirdik.

Çok fazla şey istiyor olabiliriz, ama buna da alıştırıldık. Üzülmemek istiyoruz. Ama sevinç ve hüzün birlikte geliyor. Sevinen üzülüyor da. Aşık olan acı çekecek. Gülen, ağlayacak. Bunların birisini yok edersek diğerini de kaybederiz. Bunu gerçekten istiyor muyuz? Ben istemiyorum. Ama her zaman emin değilim. Aşık olmadığım zamanların stabilliğini özlüyorum bazen. Şimdi daha üzgün, daha eğlenceli, daha üretken, daha canlıyım.

Sevgilisi olan birisine aşık olmak?

Kendimi şöyle teselli ediyorum. Birisini seviyorum işte. Ve hem karşımdakine emek vermeye çalışıyorum, hem kendime, hem de duygulanımımın niteliğine. Karşımdaki kişinin sevgilisi olsa da, olmasa da bundan farklı ne yapacaktım ki?

Evet, zorlanıyorum. Evet, kısmi bir karşılık görüyorum. Evet, duygularımın karşıdaki kişiyi rahatsız etmemesi, onu üzmemesi için fazladan mesai harcamam, fazladan hassas davranmam gerekiyor. Ama her durum gibi bu da insan için. Ve yeryüzünün bu noktasında, bu zamanında, bu çağında bu görev bana verilmiş.

Yine de sevmek güzel bir şey. Duygular eylemi ve görüşü bulandırsa bile, psikolojik rahatsızlıklarla ilişkili olsalar ve hatta kendileri problemin kendisi olsa bile, yaşamı anlamlandırmak için birisinden bir etki beklemek, ya da kendi duygularından bir etki beklemek saçma olsa bile… Dünya değişmeyecek ve güzelleşmeyecek olsa bile…

Yaşam bizden daha güçlü, bildiği şeyler olmalı. Bakıcaz.

(Not: Konunun etik yönü: Bu da ayrı mesele tabi. Ama biz sadece bize anlatılanı bilebiliriz. O halde yaşasın saflık. Bunun gerçekten avantajları var. Bilmemenin özel avantajlarını kullanmalıyız.)

Ek: Arzunun oyununu anlamak

Bu bölümü yazının ilk yayınlanışından yaklaşık 6 ay sonra ekliyorum. Şu anda hikayedeki kişiye aşık değilim. Hatta hikayedeki kişi de sevgilisinden ayrıldı. Ama hala arzunun oyunu içinde salınıyoruz her birimiz. Başka yerlerde ve başka hikayelerde.

Şu anda başka bir sevgilinin, başka bir ilişkinin, başka bir hikayenin acısını çekiyorum. Ve aşkın arzu ile ilişkisini tekrar izliyorum. Aşk ötekinin yoksunluğunda ve ulaşılmazlığında nüveleniyor. Ve o kişinin ulaşılmazlığı arttıkça güçleniyor. İletişimsizlik arttıkça güçleniyor. Ayrılık yaklaştıkça güçleniyor.

Belki de tam bu yüzden, aşk en çok bir ilişki başlamadan önce / başlarken ve biterken / bittikten sonra güçleniyor. Belki bu benim küçüklüğümden beri sahip olduğum bir sevgisizlik şemasıyla ilgili. Bunun etkisini kısmen fark ediyorum. Fakat bu etkiye, arzunun oyununu tanımamak da katılıyor. Üstelik arzunun doğasını tanısak bile, arzuyu ne ölçüde alt edebiliriz ki?

Önemli olan Lady Gaga’nın da söylediği gibi, doğru şarkıda olmak. Ya da Niçe’nin söylediği gibi, dansçının adımlarına sahip olmak. Yani yaşamı bir dansçının adımlarının narinliği ile yürütebilmek. Ve ilişkinin başlangıcındaki yoksunluk ve arzuya dayalı aşk temasından sevgi, tanıma, dostluk ve paylaşıma dayanan sevgi ve dostluk dönemine geçebilmek.

Mutlu çift nedir? Her ikisi de birbirini çok iyi tanıyan ve yine de birbirini seven çifttir! Bu gerçek sevgidir: Ötekinin hakikatini seven sevgi.

Andre Comte-Sponville, Cinsellik, Aşk ve Ölüm, s.87

Bu noktada bir not daha düşmek isterim: Arzunun sürekli kapitalizm tarafından kullanıldığı ve beslendiği, oyuna getirildiği bir çağda; bu konunun politik bir yönü olduğuu da eklemek gerekir. (Bunun üzerine düşüneceğim, kendime not.)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: