Felsefeye başlarken yaptığım hatalar

Bir felsefe meraklısı ve felsefeye sürekli yeniden başlamaya çalışan birisi olarak, felsefi düşünmeye girişin nasıl yapılması ya da yapılmaması gerektiği konusunda bir miktar deneyimim olduğunu söyleyebilirim. Öyleyse en doğru ya da en yanlış yolu bulmalıyız, çünkü bunlardan ikisi de çok öğretici.

Felsefe nedir? Bu soru fazla geniş ve zor. Ama yine de bu soru bize, hangi teknik ve disiplinle düşünmeliyiz ve bizden önce düşünenler / felsefe yapanlar hangi yolu izlemiş gibi iki alt soru verir. Bu soruların mı peşine düşeceğiz? Yoksa felsefeye kendi dertlerimizden mi başlayacağız?

Şüphesiz herkes için ideal bir yoldan söz edilemez. Üstelik motivasyon yani felsefeye nasıl başlanacağı sorunu, büyük filozoflar için bile çetin bir konudur. Ben burada, kendi deneyimlerim ve çıkmaz sokaklarım ışığında, felsefeye başlanmaması gereken yollar ya da felsefeye başlarken yapılabilecek hataları tartışmak istiyorum. Bu yollar üzerine düşünürsek, belki de felsefi başlangıcı yaşamımıza çağırabiliriz.

Hata 1: Felsefenin işlevini unutmak

Felsefe, hangi teknikleri geliştirmiş, düşünürler hangi kitapları üretmiş olurlarsa olsunlar, felsefe temel bazı işlevlere sahiptir. Bu işlevler de, nasıl yaşamalıyız, adalet nedir, doğruluk nedir gibi temel soruların yanıtlarının bulunması ve insanın yaşam ile ilişkisinin yorumlanmasıdır. Yani en temel sorular üzerinden yaşamımıza bir katkıda bulunmaktır felsefenin amacı.

İşimize yaramıyorsa felsefe yapmamalıyız. Güzel laf. Ama neden felsefenin kaygılarına ve temel işlevine değil de sadece tekniğine, mimarisine ve estetiğine odaklanmak sorunludur? Neden sorunların kalbine firlatmalıyız oklarımız?

Çünkü sorular gevşeyip kendilerinden menkul olmaya başladıklarında, felsefe hayatiyetini kaybeder. Bu sorun özellikle büyük düşünürlerin sistemli teorileri ile baş ederken karşımıza çıkar. Bu teoriler ne kadar geniş ve karmaşık sistemler içerseler de, birkaç temel ve hayatı sorunun etrafında cereyan eder. Eğer bu soruları ve teorinin hayatiyetini yakalayamazsak, ki bu her zaman kolay olmayabilir (profesyonel felsefeciler için bile) felsefenin temel işlevini de ıskalayabiliriz.

Öyleyse hem felsefi teorileri okur ve tartışırken, hem de felsefe yaparken, sadece felsefi egzersizle sınırlı kalmamak gerekir. Çünkü büyük teori ve tartışmalar, basit birkaç sorunun etrafında cereyan eder. Tam bu noktada, felsefi terminoloji içerisinde boğulup sorunların ve yaşamın kendisini ıskalamak gibi bir tehlike ortaya çıkar. İkinci önemli tehlike ise bu kaygı yüzünden tekniğin önemini küçümseyip felsefeyi edebiyata yaklaştırmaktır.

Hata 2: Tekniği küçümsemek

Kanımca ikinci önemli hata, felsefi duyarlığı ya da merakı birinci sıraya koyup felsefenin tekniğine hiç önem vermemektir. Fakat felsefenin en önemli özelliği, sistemli bir düşünme etkinliği olmasıdır. Felsefenin sanattan ve edebiyattan farklılığı da buradan gelir.

Bu yüzden ilk başlıkta ele aldığımız gibi, tekniğe odaklanıp temel soru ve sorunları ıskalamak ne kadar tehlikeliyse, tekniği göz ardı etmek de bizzat felsefenin kendisini ortadan kaldıracağından, bir o kadar tehlikelidir. Felsefeciler ve felsefeci adayları olarak, biraz da bu yüzden eski düşünürlerin tartışmalarını takip etmeliyiz. Felsefe tarihi, bize sorunların ve konuların gelişimini gösterdiği gibi, soru sorma tekniklerini de öğretir çünkü.

Hata 3: Düşünceyi yaşamın önüne koymak

Hegelciler bıçaklarını çekmesinler. Çünkü praxisin önceliğini Hegel üstad da kabul ederdi. Üstad sadece düşünce ve eylemin karşılıklılığını vurgulamış ve somutun soyutla birliğine dikkat çekmişti. Dahası bizzat Hegel, Minerva baykuşunun alacakaranlıkta (gün bittikten sonra) kanatlarını açtığını söyler.

Melih Cevdet Anday’in söylediği gibi, kitap okumadan önce çiçeklere su vermek gerekir. Çünkü düşünce, yaşamdan koptuğunda, yaşama şiddet uygulamaya başlayabilir. İdealizmin tehlikesi de buradadır. Aslında bu, belki de düşünceye içkin bir tehlikedir: Bergson, bizim çoğu zaman hayata bol gelen kavramlarla düşündüğümüzü söyler.

Deleuze-Guattari, “Felsefe nedir?” de her düşünce ve teorinin, aynı zamanda bir jest olduğunu söyler. Çünkü düşünce her zaman eylemle diyalektik ilişki içindedir. Dahası bu ilişki koptuğunda bile, düşünme tarzımız olma tarzımızı etkilediğinden, düşünce kendine döndüğünde bile bir eylemdir.

Hata 4: Bilimi yok saymak ya da ona tapınmak

Bu başlık altında değinmek istediğim birkaç konu var. Birincisi, felsefeyi zamansız bir konu olarak düşünemez ve onu bu şekilde icra edemeyiz Felsefenin bazı konuları tüm zamanlar için geçerli olsa da, bu konuların soruları zaman içinde değişir.

Çünkü bu soruların bağlamları değişir. Örneğin bilinçle ilgili bir sürü buluş yapıldıktan ve neuro-science bu noktaya geldikten sonra, bilinci ilk çağların perspektifi ile ele alamayız. Tam da bu yüzden, felsefeciler her zaman güncel bilimi, sanatı ve politikayı yakından takip ederler.

Bu yüzden felsefi teoriler ve jestlerin mimarisinden ne kadar keyif alırsak alalım, bunları tarihsel olgular olarak görmeliyiz. Varlığın anlamı ya da varlık sorusu gibi en soyut bazı soruların bile zamansallıktan bağımsız olduğunun söylenmesi zordur çünkü. Bu yüzden örneğin Descartes’in felsefi argümanları, döneminin bilimi ve dünya görüşü ile ayrı düşünemeyiz.

Şimdi bu tavrın tam tersi bir tavra işaret edeceğim. Bilimsel yaklaşımın, yaşama ilişkin tek ve nihai açıklamayı verdiği inancı, bence benzer şekilde felsefi tavır için öldürücü olabiliyor. Çünkü bilimin, her disiplin gibi sınırları ve perspektifleri var. Bunlar, bilimin sınırlarını belirliyorsa, felsefenin de bu sınırlar ve ötesi hakkında söyleyecekleri vardır ve olmalıdır. Ki bu söyleyecekleri, çoğu zaman bilim için de faydalıdır. (Örneğin Russel’in atomik mantık kuramının yapay zekanın gelişimine katkıları gibi.)

Dahası, bilimin dünyanın nihai ve en temel katmanını açıkladığı doğması, yaşamın kendisi için de zararlıdır. Çünkü yaşam böyle bir açıklanabilirliğe sahip değildir. Dünyayı buna zorlamak ise olsa olsa bir dünya görüşüdür ve kültürümüzü pek çok açıdan fakirleştirir.

Sonuç: Felsefeyle dünyayı genişletmek

Sonuç olarak, felsefe çalışmanın, bir anlamda yaşamımız üzerine çalışmak olduğunu söyleyebiliriz. Hayatımızda en çok hatalarımızdan öğrenir ve yanlış yapmamaya değil, gelişmeye ve öğrenmeye çalışırız çünkü.

Sanırım felsefi yolculuk da buna benziyor. Felsefe ile düşünme şeklimizi retrifiye edebilirsek, aynı zamanda yaşamımızı da daha geniş ve ferah hale getirecegiz. Felsefenin en önemli işlevi işte bu olmalı: Yaşamı ve dünyayı güzelleştirmek! İşte tam da bu yüzden felsefeye nasıl başladığımız önem kazanıyor.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: