Mülteci sorunu hakkında ne düşünmeli?

Türkiye’de mülteci sorununun yoğun şekilde yaşandığı şehirlerimizi ve kent kültürünü, göç olgusu ve metaforu ile birlikte düşünmek bize hangi fırsatları sunar? Kentlerimizden başlayarak, kültüre ve toplumsal yaşama şekil veren bu “olay”, bizi nasıl etkiliyor? Mülteci krizi ve göç olgusu kültürümüzle nasıl ilişkilenecek?

Göç olgusu, ne rakamlara, ne de sosyolojik olgulara indirgenemiyor. Çünkü kültürün ve yaşamın çok kapsamlı bir yeniden örgütlenmesi gündeme geliyor bu kadar kapsamlı bir karşılaşma fenomeniyle birlikte. Göç edenlerin travmaları, yabancı düşmanlığı ve kültürel şok bu olayın etrafında örülüyor.

Göçün yarattığı yeni karşılaşmalar sonucunda yeni durumlar mı ortaya çıkıyor, yoksa niceliksel bir değişim mi söz konusu? Karşılaşmalardan bir şeyler öğrenebilecek miyiz?

Mülteci sorunu, bize Kozmopolitizm ile ilgili fırsatlar sunabilir mi? Yoksa yaşadığımız diğer krizler gibi bizi daha da darmadağınık ve fakir hale mi getirecek?

Yerli ve yabancı

Bir “yer”li olmak ne demektir? Bir yerli olmanın, bir yere ait olmak (ya da bir yerin birisine ait olması) veya belirli bir tarzda eylemek, devinmek şeklinde iki farklı tanımı yapılabilir. Bunlardan birincisi, göç olgusunu negatif olarak ele alır. Bu modele göre, sosyo-ekonomik ya da siyasi sebeplerle yerinden edilenler, bir yere gelirler ve bu yerin sahipleri ile o yeri ve kaynaklarını paylaşırlar.

İkinci tanım, yani kentliliği bir tür devinim kipi olarak ele almak, göç ve karşılaşma fenomenlerini yenidendüşünme fırsatını bize sunabilir. Ne de olsa, mülteciler gelmeden önce de büyükkent bir karışımdır; kültürel -sosyal ve ekonomik pek çok katmanı olan bir bütündür. Farklı ekonomik ve kültürel gruplar, hemşeriler,yerliler, ötekiler, altgruplar… Kentli olmak diye özgül bir durum var ise, bunun diğer yaşama tarzlarından bir farkı olmalı. Öyleyse büyükkentli olmanın, bir tür devinim tarzı olduğu iddia edilebilmelidir.

Kentte yaşamanın, köyde ya da kasabada yaşamaktan farklı önemli bir özelliği vardır; o da çeşitlilik ile, farklılık ile karşılaşmadır. Karşılaşma fenomeni, kentte mevcut olan (ya da mevcut olması beklenen) kültürel kozmopolitizmin kökenindedir. Kentte yaşayan insanların, farklı kültürleri gözlemleme ve onlarla ilişkiye girme şansları olduğu için, daha açık fikirli olmaları umulur. Bu özelliği kentlilerin göçmenler ve diğer ötekiler ile ilişkilerinde gözlemleyip gözlemleyemediğimiz sorusu ise, tartışmamızın merkezindedir.

Bir yerli olmanın zıddı, göçmen olmak mıdır?

Göçebelik ve yabancı-dünya

Mülteci, çeşitli zorlayıcı sebeplerle ülkesini terk etmiş ve sığındığı ülke tarafından kabul edilmiş kişiye verilen isimdir, sığınmacı ise geçici tehditler sebebiyle ülkesini terk etmiş kişidir.

Göçmen yabancı bir dünyada yabancıdır. Zira her kültürel alan, kendi bakış açısını, değerler sistemini kendisinde taşır. Göç edilen yerde yaşayanlar ve göçmenler, kendi münferit dünyaları içerisinde karşılaşırlar birbirleriyle ve karşılaşmaesnasında, farklı değer dünyaları ilişkiye girer. Husserl, ben’in dünyasının yabancı dünya’lardan farklılığını, Ev-dünya (Heimwelt) kavramı ile ele alır.

Yabancı-dünya ile karşılaşmanın tek yolu göç olgusu değildir. Bunun istenmeyen bir durum olduğu, küreselleşen bir dünyada zaten Yabancı-dünyalar ile karşılaşmanın kaçınılmaz olduğu iddia edilebilir. Fakat sunumun (simülasyonun) gerçekliğin kendisine neredeyse eşdeğer olduğu bir çağda, bu karşılaşmalarınçoğu zaman manipüle edilmiş olacağı (Guy Debord toplumun gösterinin mantığı doğrultusunda yenidenyapılandığını iddia etmişti.) öngörülebilir. Bu durumda Yabancı-dünya ile ideal karşılaşmanın, istenmeyen ya da beklenmedik bir durum olması gerektiğini karşı sav olarak kullanabiliriz.

Yabancı-dünya ile karşılaşmanın faydası nedir?Şu şekilde de sorulabilir: Aksi durumda ne kaybederiz? Yabancı ile karşılaşmanın önemini dikkate almaz, önyargılarımız ile sınırlı kalırsak ne kaybederiz? Kentsel ve toplumsal alan kazananların alanı ise, öteki ile empati kurmanın, karşılaşmaya fırsat vermenin hikmeti nedir?

Yabancının dokunuşu ve felsefe

İlk katkı, bir tür evrensellik – rasyonellik kategorisinin kazanılmasıdır. Tek bir dil bilmenin dil bilmemek olduğunu iddia eden klişede olduğu gibi; kültürel karşılaşmayı yaşamamış, kendi kültürüne dışarıdan bakmamış birisinin kültürünü ve genel olarak ‘kültür’ü tanıdığı iddia edilebilir mi?

Fakat belki de yabancının dokunuşu, daha da derinde. Felsefenin yani düşüncenin temelinde olduğu iddia edilen hayret (thaumazein), tarihsel gelişimin şafağında nasıl uyanmıştı?

Husserl, Yunanlıların ticaretle uğraşan ve yabancılar ile devamlı ilişki içerisinde olan bir toplum olmalarının, hem demokrasinin hem de felsefenin temelini atmalarında etkili olmuş olabileceğini iddia eder.

Burada mühim olan, kültürel şok ve etkileşimin uygarlığın doğuşu için merkezi bir rolünün olmasıdır. Sonuç olarak, yabancı ile ilişki kurmaya açıklığın, kozmopolitizm ve kültürel zenginlik ile ilişkili olduğunu görmüş olduk. Bu durumda Yabancı-dünya’lara açıklığın, toplumlar için düşünsel ve kültürel zenginleşmeyle sonuçlanacağı söylenebilir. Bu durumun canlı, katılımcı ve demokratik bir kültürel – toplumsal hayat için zorunlu olduğu da iddia edilebilir.

Öteki ile karşılaşma

Mülteci sorununun bir yönünün, yabancı ile karşılaşma sorunsalı olduğu açıktır. Bu durum ise, kentlilerin mülteci sorunu öncesinde, ‘ötekilerle‘ etkileşim tarzından bağımsız değil. Göçün büyümesi ya da ekonomik kriz tabii ki yabancı düşmanlığını tetikler, fakat burada niceliksel bir farklılaşma söz konusu. Peki ya mülteci düşmanlığının tohumları, büyükkent’in içerisinde bir tür ötekinin görmezden gelinmesi tavrı ile atıldıysa?

Bu gelişim çizgisi, günümüzdeki farklı bir fenomen ile benzerlik gösterir. Günümüzde bilgiye ulaşım ve kültürel üretime katılabilme, kitle iletişimi sayesinde tüm zamanlarda olduğundan daha güçlüdür. Bu gelişmenin, bir tip aynılaşma ile sonuçlanması ise şaşırtıcıdır. Farklı olmanın ve heterojenliğin imkanı hiçolmadığı kadar sunulmuşken, aynının tekrar tekrar üretilmesinin sebebi nedir? Bu paradoksta ilk dikkat edilmesi gereken, iletişim alanındaki gelişmelerin, teknolojik gelişmeler ileeşdeğer olmadığıdır.

21.yüzyılda, Ev-dünya ile Yabancı-dünya arasındaki geçişkenliğin arttığını söylememizne kadar doğru olur? Karşılaşmanın imkanı mevcut; ama bundan kaçınmak için bir yetenek geliştirmiş olamaz mıyız? Aynı olanın tekrarının, kapanmanın, kendine yetmenin nasıl dışına çıkılabilir?

Constant’ın New Babylon’u

Bu noktada Constant’ın New Babylon projesini hatırlayabiliriz. Constant’ın hayalini kurduğu dünyanın yerlisi yoktur, burada herkes göçebedir. Çünkü yeni dünyanın kentlisi oyun oynayan, dünyayı ve yaratıcılığısürekli yeniden keşfeden Homo-ludens’tir. Yeni-dünyada, üretimin kamulaştırılıp otomatize edilmesiyle, çalışma zamanları minimize edilmiş; böylece ilk adımda insanın zamansal olarak özgürleşmesi sağlanmıştır.İkinci adım ise özgür bir yaşamın hayal edilmesidir. New Babylon’da statik olmayan bir yaşama tarzı olduğundan, mekân anlayışı da bu ütopyada dönüşüme uğrar.

New-Babylon’da tüm mekanlar esnek, değişken, akışkandır. Constant, insanın özgürleşeceği topografyayı keşfetmeyi amaçlar. Wigley, New Babylon’un yeni bir insanın ve onu doğuracak sosyal çevreninortaya çıkması, yani yeni bir toplumsal yaşam biçiminin ortaya çıkmasını öneren son kapsamlı formülasyonu kurduğunu söyler.

Constant’ın projesinin jeneratörü, yaratıcılık ve sanattı. Homo-ludens, Marksist bir ütopyanın dünyayı cennetleştirdiği, bir tür altın çağın oyuncu insanıdır. Günümüzde ütopyaların gücünü kaybetmesi, bize bir fırsat sunabilir. Oyun ve sanatla cesurlaştırılan ve özgürlüğünü keşfedip ortaya koyan ‘hijyenik’ bir insan
modeli yerine, tekinsizlik ile yüzleşen ve hayaletleri tarafından avlanan bir insanı ve onu üretecek mekanları tartışmamız daha doğru olmaz mı?

Bu durumda dönüştürdüğümüz, Constant’ın ideali değil, onun gerçekleşme biçimi olur. Bizim üretecimiz kaos ve kriz olabilir mi? Mülteci krizi, günümüzdeki krizlerden sadece birisidir. Bununa birlikte bu kriz, ‘bir-yerliliği’, ‘yabancılığı‘ ve bu ikisinin bir birliğinden müteşekkil büyükkenti yeniden düşünme fırsatını bize sunmuştur. Büyükkentin kültürel kozmopolitliğin sahnesi olması ve bunun gerektirdiği şeffaflığa sahipolmaması arasındaki çelişki; kapalılığı açmak için bizi motive etmez mi? Bu açıklığın kazanılması için, bir oyun tasarlanabilir mi? Bu oyun, bir eylemlilik bütünü olacak; rollerin ve kimliklerin bir bırakılıp bir taşınmasını, bunların ilişkisel düzeyde yeniden kurulmasını içerecek.

New New Babylon

New-new Babylon’u hayal etmek, bize neler sunar? Bu oyunun oynanabilmesi için, belki de yeni bir düşünme biçimine ihtiyaç duyulacak. Deleuze ve Guattari,önerdikleri
Göçebe Düşünce kavramı ile, bir girizgâh şansı sunar: ’’Yersiz yurtsuzlaşma çeşitli sebeplerle,fiziksel ya da düşünsel olarak başlamış olabilir, fakat derhal yeni bir yurt tutulması eğilimine girilecektir. Bu eylem esnasında kişinin düşüncesi göçebeleşir; ancak tam bir göçebeleşme bu geçiş dönemlerinde kişikendisini evinde hissediyorsa gerçekleşir.’’

Büyükşehir için, yertsiz yurtsuzlaşma halihazırda başlamıştır. Bu sürecin içerisinde, yerli olmak ve göçebe olmak kavramları da muğlaklaşır. Bu muğlaklık, tartışmamızın başında ortaya çıktığı gibi, belki her zaman mevcuttu. Yerli olan, kendisi olmak için karşıtı olan yabancıya halihazırda ihtiyaç duymaktaydı. Bu karşılaşmanın bir açıklık içerisinde gerçekleşmesi, söz konusu muğlaklığın kabulü ile ilişkilidir.

Yabancı olan ile karşılaşılaşabilecek bir tür açıklığa sahip olunmadıkça, ne bir yerli olmanın, ne de kentli olmanın başlayacağı kuşkuludur.Önerilen, bir yere ait olmanın tamamen yitirilmesi değildir. Bir yerli olmak, o yere kabaca sahip olmakdeğil, o yer ile birlikte dönüşmek ve onu dönüştürmektir. Yerin ve karşılaşmaların fırsatlarına açık olabilmektir. Bu yer ise dünyanın tamamıdır. Bu anlamda bir yeri sahiplenmek değil, o yerin problemleri ile, krizleri ile yüzleşmek, o yerde kendileşmek ve başkalaşmaktır hedef.

Sonuç: Yabancının katkısı

Mülteci sorununun, pek çok farklı yönü vardır ve kapsamlı olarak değerlendirilmesi, bu yazının sınırlarını aşar. Ancak bu ‘kriz’in bir parçası olan karşılaşma ve ötekiyle ilişki konularının, kentli olma tarzımız ile doğrudan ilişkili olduğu gösterilmiştir. Sonuç olarak, kentli olmanın gerektireceği düşünülen kültürel kozmopolitizmin, sahip olduğumuz değil, kazanmamız gereken bir özellik olduğu söylenebilir. Bu çağrının kendini duyurması, bir krizin parçası olarak gündeme gelmişti. Bu çağrıya ancak krizler ile yüzleşebilen
yeni bir insanın cevap verebileceği söylenebilir mi?


Yeni insan eskisinden eksiklikler, krizler, farklılıklar ile karşılaşabilme yeteneği ve tekinsizliğe açık olmasıyla ile ayırt edilecektir. İnsan kendi evinin efendisi olmadığı gibi, yersiz yurtsuzlaşan bir dünyada ne mahallesinin ne kentinin efendisi olamaz ve olmamalıdır.Yollara düşmenin tedirginliğini duyabilmeliyiz. Yola düşsek de düşmesek de. Aksi halde bir kentte değil, dışarısı olmayan bir kulübede yaşıyor olacağız.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: