Küçük anlatı neden tehlikelidir?

Küçük anlatının tehlikesi hakkında ne düşünmeliyiz? Büyük hikayeler / üst anlatılar bizi başka bir evrene çağırıyorlar. Bu hikayeleri çağımızda dayatıcı, uzun ve ağdalı buluyoruz. Peki ya küçük anlatılar, yani gerçeklikle iç içe geçmiş fanteziler daha büyüleyici ve yanıltıcı ise?

Fantastik anlatı tarzları

Örneğin Yüzüklerin Efendisi ve Harry Potter gibi iki örnek hakkında ne düşünmeliyiz? Birisi bizi epiğe götürürken, diğeri epik olanı dünyamıza ve burnunuzun dibine sokuyor. Evet, Yüzüklerin Efendisi çok daha ağdalı, ama Harry Potter’ın ikna ediciliği daha tehlikeli değil mi? İkincisi paranormali normalin kıyısına sokmuyor mu?

Ya da Karayip Korsanları gibi yarı gerçekçi yarı fantastik – tarihselci bir film hakkında ne düşünmeliyiz? Bu film hem gerçekçi öğeler taşıdığı, hem de fantastiği bir zaman kayması ile sunduğu için, “gerçekliğe” yaklaşır mı yoksa onu güçlü bir büyüyle dönüştürür mü?

Burda bu iki tür anlatı arasında tercih yapmak zorunda değiliz. İki hikaye türü de farklı büyüler sunuyor elbette. Ve muhtemelen iki türün de farklı tehlikeleri var. Öyleyse küçük anlatıların tehlikesi üzerine düşünmeye çalışalım.

Karayip korsanları ve küçük anlatı

Önce Karayip Korsanları üzerine düşünelim. Bunlar sürükleyici ve eğlenceli(k) filmler. Film fantastik ögeler içeriyor fakat bunlar gerçek dünyada yaşanan nadir ola deylar olarak sunuluyor. Sadece bir zaman kayması yaşıyoruz, film coğrafi keşifler döneminde (karayip açıklarında) denizlerde geçiyor.

Filmin gerçekçiliğini birçok planda kadraja giren deniz daha da arttırıyor. Zira deniz temel bir element ve doğrudan bizim dünyamıza (ve kolektif bilinçaltına) gönderme yapıyor. Buraya kadar ve hatta sonrasında da pek çok şey olağan gelişiyor.

Benim üzerine düşünmek ve spekülasyon üretmek istediğim ise filmleri izledikten sonra yaşadığım yoğun bir his. Bu sıkıntıyı, “kendi(n) olduğunu fark etme sıkıntısı” olarak adlandırıyorum. Filmin bizi içerisine aldığı dünyadan bizim dünyamıza (gerçek dünyaya) düşmek gibi bir durumun karşılığı bu. Belki filmin bizi çağırdığı dünya demeliydim. Ama bunu söyleyemiyorum.  Filmin yaptığı farklı bir şey. Film izleyeni harekete geçirmiyor. (en azından beni) Bütün hareketi yaşıyor ve nefessiz bırakıyor.

Şüphesiz iyi zaman geçiriyorsunuz, amacınız buysa diyecek bir şey yok. Fakat bu filmi izledikten sonra kendinizi sokaklara atmak ya da bir şeyler üretmek istemiyorsunuz. (İyi bir filmden bunu bekliyorum sanırım.) Oysa film çok ağır bir kurguya ya da baskın bir dile de sahip değil. Böyle olmasını beklemezsiniz.

Film, insana keyifli ve var olan dünyamıza yakın bir cennet sunduktan sonra sahip olduğumuz dünyaya düşürüyor bizi. Oysa Karayip Korsanları, büyük anlatılardan ziyade, bugün -incelikle- daha demokratik bulduğumuz küçük anlatılara yakın duruyor. Burada karşılaştığımız küçük anlatının tehlikesi olsa gerek.

Küçük ve büyük anlatılar

Bu noktada, küçük anlatıların çok daha özgürlükçü ve yenilikçi olduğunu iddia eden günümüz post-modern paradigmasını hatırlamalıyız. Bu görüşe göre, üst anlatılar Hegelci tarih sefsefesi ya da Marksist anlayışa dayanarak, sürekliliğe ve düzenin ilerleme idealine yaslanan pozisyonlar üretir ya da bunları destekler.

Fakat bu yaklaşımlar ve dayandıkları üst anlatılar, masum değildir. Çünkü bu anlatılar evrensel bir doğruyu değil, tarihin belirli bir anındaki çıkar ve koşullanmaları kapsar. Postmodern düşünür Lyotard işte bu duruma işaret eder ve büyük anlatıların dayatıcılığına karşı çıkar. Bu dayatıcılık, Lyotard’a göre ancak çok sesli, çok merkezli ve küçük anlatılarla aşılabillir. Çünkü bu anlatılar, majör değil minör politikalar geliştirilmesine o

lanak sağlar.

Evet, “dürüstlük eksikliği” içerir sistemler ve büyük anlatılar. Niçe zekice fark ediyorlar bunu. Ama bu yapıların kaba cüretkarlıklarını takdir etmeyi ihmal etmemeliyiz. Her büyük anlatı, yeni bir dil inşaa eder ve bunu yapmakla; pek çok farklı dilin (sonsuz sayıda) var olduğunu /olabileceğini de dünyaya ilan eder. Modernistlerin yaptıkları buydu. Buna saygı duymak gerekir.

Ama postmodern anlatıların da kendi pervasızlıkları içinde iddialı oldukları söylenemez mi? Sadece bize en uzak dünyalar mı kandırır bizi? Yaşamın içindeki küçük detayları takip etmez mi bazen arzu?

Sahip olduğumuzdan biraz daha iyi bir dünya; yıkıldığında en çok üzüleceğimiz dünyadır. Fantazi ile aramızdaki mesafenin küçüklüğü ve imkansızlığı; tirajiktir. Çünkü bize sonsuzca uzak bir fanteziyi çok daha az arzularız. Fakat bu bize en yakın hayal olduğundan, aslında yıkıldığında en çok üzüleceğimizdir.

Vaad edilen ülke ile aramızdaki mesafe bu örnekte yalnızca bir ekrana ve yerçekimine indirgenmiştir. Bahsettiğim sıkıntının gücünün yüksekligi bundan kaynaklanır. Bizden sonsuzca uzak olmayan hayal, bize kendi hayatımızı ve hayatımızda ıskaladığımız / ıskalamak zorunda kaldığımız fırsatları hatırlatır.

Afyon olarak büyük anlatı

Büyük anlatıların en büyük tehlikelerinden birisi, klasik dünyanın iliskilenme biçimlerini yeniden kurmasıdır. Bunlar fedakarlık, romantik aşk, şövalyelik gibi klasik motiflerdir ve tarihsel olarak geride kalmış (?) ilişkilenme biçimlerine referans verirler.

Bu noktada post-modern teorinin önerisi, ağdalı ve süreklilikten yana büyük anlatılara karşı parçalılığın, hafifliğin ve sıradanlığın korunduğu küçük anlatıların savunulmasıdır. Çünkü post-modern’in amacı okuyucuyu şaşırtmak, pasiflikten çıkarmak ve oyunun kurallarını bozmaktır.

Postmodern bunları ne kadar başarabildi, tartışmalıdır. Fakat büyük anlatıların, insanların acıları için afyon işlevi görmesi, bir tehlike olarak ortaya çıkar. Ne de olsa dünya kötü bir yerdir ve hepimiz bizi rahatlatacak ve vicdanımız önünde anlayacak hikâyeleri dinlemek isteriz.

Bu böyleyken, insanı kendisi olmanın ya da kabaca dünyanın ağırlığından kurtaracak anlatılar kolaylıkla taraftar buluyor. Dünya ağırlıkla eşdeğer olduğundan, rüyanın – düşlerin uçmak ile ilişkilendirilmesi kolay oluyor. Anlatı, incelip hafifledikçe; mistikle bağlantı kuruyor ve dinlerin küçümsediği dünyadan; x katlı göklerdeki cennete yöneliyor. (İnsanın kendisini kaptırdığı bir anlatıdan dünyaya düşmesi de, belki bu cennetten ilk kovuluşun küçük bir anıştırıcısıdır belki.)

Burada anlatının sahip olduğu hafifliğin / hafifleşmenin niteliği önem kazanıyor. Yeniden iyi film tasavvuruma dönüyorum. İnsanı güçlü bir rüzgarla gökyüzünde dolaştıran ama bu esnada onu sarhoş edip yoran bir anlatının vaat ettiği / sunduğu hafiflik ile insanı varlığa açık hale getiren, insanı kamaştıran ve her bir zerrresine hitap eden bir anlatının sundukları farklı oluyor. Ben bunlardan ikincisine yakın hissetmek istiyorum kendimi.

Sonuç: Küçük anlatı ve hafiflik

Karayip Korsanları da işte tam bu ayrım yüzünden ilgimi çekiyor. Film küçük bir anlatı olmasına, bizi içinde olduğumuz dünyadan uzaklaştırmamasına rağmen hafifletmiyor bizi. Demek hafifliğin de farklı türleri var.

Demek her küçük anlatı hafif olmak zorunda değil. Dahası Karayip Korsanları gibi bazı filmler, özel bir hafiflik yanılsamasına sahip olabilir. Öyleyse filmleri ve sanat eserlerini, yapısal özellikleri bakımından değil, üzerinizde bıraktıkları etki bakımından düşünmeliyiz.

Sonuç olarak, küçük anlatılar ve büyük anlatılar arasındaki yapısal ve dönemsel farklılıkları kabul etmekle birlikte, bunların pek çok özelliğinin iç içe geçmiş olabileceğini iddia edeceğim. Hele ki Hollywood gibi bir dünyada 🙂 bugün

“Küçük anlatı neden tehlikelidir?” için 4 cevap

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: