Heidegger neden önemli bir felsefeciydi?

Martin Heidegger, hayranı da düşmanı da çok olan, sık sık ismini ya da eleştirildiğini duyduğumuz bir “düşünür”. Peki bu durumun sebebi ne? Heidegger muhafazakarların ya da faşistlerin gizli prensi olduğu için mi bu payeyi hak etti? Yoksa varoluşçuların ve edebiyatçıların desteğiyle mi bu kadar güçlendi? Heidegger , felsefe tarihini etkileyecek kadar önemli düşünceler ortaya atmış mıydı? Heidegger önemli bir felsefeci miydi?

Heidegger ve felsefe tarihi

Martin Heidegger, önemli 20. yüzyıl felsefecilerinden. Düşünür, felsefe çalışmalarını Fenomenoloji, Ortaçağ katolik felsefesi ve Aristo üzerine çalışmaları üzerinden geliştirir. Bu üç kaynak, Heidegger’in Fenomenoloji ve varoluşçulukla birleşen kendine özgü çalışmasının önemli kaynaklarıdır.

20. Yüzyıl sadece insani krizlerin çağı değildi. Aynı zamanda düşünsel krizlerin de çağıydı. 20. yüzyılın başında özellikle matematik ve bilimlerin doğruluk zemini tartışmalıydı. Bazı düşünürler bu temeli matematikle ve mantıkla (Viyana çevresi ve mantıksal pozitivizm), bazı düşünürler matematikle (Russel), bazıları ise aşkın bir felsefe ve dayandığı transandantal bilinçle (Husserl), bazıları ise faydacılıkla (Dewey) çözmeye çalışıyordu.

Bu tartışma, bilimlerin böyle bir zemine ihtiyaç duymaması ve felsefe dilsel dönüşün yaşanması ile popülerliğini yavaş yavaş yitirecekti. Aslında bu durum da başka problemlere yok açacaktır. Fakat konumuz dahilinde biz, Husserl’in önerisine yaklaşmalıyız. Çünkü Heidegger 20. Yüzyıl felsefesine Fenomenoloji hareketi üzerinden, ona bağlılığı ve ihaneti ile birlikte eklemlenir.

Heidegger ve 20. Yüzyıl düşüncesi

Husserl, Avrupa uygarlığının ve Avrupalılık ruhunun krizde olduğunu, çünkü Avrupalılığın kalbinde olan felsefenin ve felsefenin uygarlığımızdaki konumunun krizde olduğunu söyler. Bu kriz, hem sağlam bir temel sunulamadığı için bilimlerin güvenilirliğini azaltır, hem de bilimlerin yaşamla ilişkisini sorunsallaştırır.

Kriz en geniş kapsamda, Yaşam-dünyası’nın unutulması olarak dışa vurur kendini. Öznelliğe sonsuz ufuklar halinde ve sürekli bir zenginlik içinde sunulan, tüm kültürel ve özneler-arası alanı kapsayan, yaşamın en geniş hali olan “yaşam -dünyası” transandantal felsefe dışındaki bilim gibi disiplinlerce yok sayılır. Uygarlık eğer felsefeye kulak vermezse, değerli ve hakiki olanı ıskalayacaktır.

Husserl’in bu krize karşı önerisi, bilimlerin ve kültürün temellendiricisi olması gereken transandantal felsefeye yeniden merkeziyet verilmesidir. Ancak böyle hem felsefenin, hem bilimlerin, hem de uygarlığın krizi aşılabilir. Husserl krize karşı, sistemli bir felsefe öneren son düşünürdü.

Heidegger kriz terimini kullanmasa da, içerisinde olunan krizi tespit etmiştir. Fakat Heidegger, bu krizin ne tarihsel olduğunu ne de felsefe ile sağaltılabilir olduğunu kabul eder. Ona göre Kriz, yaşam-dünyasının unutulması değil, varlığın unutuluşudur ve bu da Varlığın doğasına içkin bir sorunsaldır.

Evet, bilimin ve politikanın felsefeden uzaklaşması, insanların varlığın ve vicdanın çağrısını duyamaması, ve başlı başına en önemli sorun olan Dasein’in unutkanlığı; insanın ve uygarlığın fakirleşmesine yol açar. Ancak bu fakirleşme, felsefenin içkin krizlerinden bağımsız değildir. Ve nihayetinde bu sorunsal, teorik düzeyle sınırlı değildir. O yüzden sadece felsefenin çözüm önerisi ile ondan kurtulamayız.

Heidegger’in 20. Yüzyıla en önemli etkilerinden birisi, işte felsefeyi bu kendi içerisinden çıkarma hareketidir. Bu hareket, Heidegger’in hermeneutik yönünden hareket eden Ricoeur, Jean-Luc Marion gibi felsefecilerce ayrı, dilsel vurgusunu takip eden Derrida gibi felsefecilerce ayrı, Yaşamsallık üzerinden takip eden Michel Henry, Renaud Barbara gibi düşünürlerle ayrı, özneler-arasılık ve öteki üzerinden takip eden Levinas gibi düşünürlerce ayrı, Heidegger’i marksist yönden yorumlayan (Karel Kosik gibi) felsefecilerce ayrı, algı ve davranışçılık yönünden yorumlayan Merleau-Ponty tarafından ayrı olarak esnetilmiş ve genişletilmiştir.

Yani aslında Heidegger’in 20. Yüzyıl felsefesine en önemli etkisi, felsefeyi kendi içerisinden çıkarması ve yaşamın ve varlığın bir hareketi olarak yorumlamasıdır. Heidegger’in sırf bu etki yüzünden bile önemli bir felsefeci olduğunu söyleyebiliriz. (Heidegger kendisine felsefeci değil düşünür denmesini tercih etse de.)

20. Yüzyılın Felsefi Krizi: Zaman

20. Yüzyılın en önemli ve acil felsefi konularından birisi, zamandı. Zaman, felsefe tarihinde çok az düşünülmüştü ve yeni yüzyılın sorunlarının kalbindeydi. Daha önce Hegel ve Kant’ın zaman ve diyalektikle ilgili görüşleri olsa da, bu görüşler en son noktasına taşınmamıştı.

Örneğin Kant, saf aklın nitelik, nicelik, nedensellik…. gibi kategorilerinin kaynağının zaman mefhumu olduğunu söyler. Fakat bu konuya ilişkin analizini daha ileri götürmez ve zamanın varlıkla ve transandantal egoyla derin bağını araştırmaz.

Heidegger ise, zamansallığı Dasein’ın kalbine yerleştirir. Dasein, olumsal nesneler gibi var olamadığı, hep belirsiz bir geleceğe açık olduğu için kaygı ile doludur ve aynı zamanda geçmişe açıklığı ile tarihsel yüklerden ve mirastan da pay almaktadır. Bu olumsallık ve ara-da-lık, Heidegger’e göre Dasein’ın bir özelliği değil, özüdür. Hatta ve hatta, Heidegger, zamansallığı varlığın özü ve anlamı olduğunu da söyleyecektir.

Dasein’ın dünyada oluşu, In-der-welt-sein, onun olanağa doğru oluşu, Seinkönnen, dünyanın zamansallığı ile aynı şeydir.

Heidegger’de Zaman ve Oluş, Cihan Camcı, 190

Heidegger, felsefenin ve kültürün de zamansallıktaki salınımını ve gelişimini inceler. Bu miras, Heidegger’e göre Dasein’ın yorumsayıp temellük edeceği bir kaynak olduğu gibi, kendi gelişimi de olan bir oluştur. Ancak Heidegger Niçe’yi takip ederek, düşüncenin tarihsel gelişimini retrifiye etmemiz gerektiğini söyleyecektir. Çünkü Dasein, kendisi unutuşa açık değildir sadece, Varlığın kendisi de tarih boyunca bir görünüp bir gizlenmiştir. İşte örtüsü kaldırılması gereken bu kapalılıktır. Ve bu kapanış, aynı zamanda Dasein’ın zamansallık bağlamında yorumlanması ile açılabilir ancak.

Heidegger’in zaman ve zamansallıkla ilgili görüşleri, konu bağlamında literatüre önemli bir katkıdır.

Heidegger ve Hakikat

Heidegger, hakikat kavramına yepyeni bir kavrayış getirecektir. 20. Yüzyılda gerçeklik ile doğruluğun yani teorik bir düzenin nasıl örtüştüğü noktası, hala tartışmalıydı. Kantçı perspektif kategori fikriyle bu sorunu çözmeye çalışmıştı ama kategorilerin dile içkin oluşu, dilsel dönüşle birlikte baskın çıkmış ve doğruluğun zemini yeniden belirsizleşmişti. Aynı soruna bazı diğer felsefeciler, mantık ya da pragmatizm gibi zeminlerle çözüm bulmaya çalıştı.

Tüm bu formülasyonlar, hakikat ile doğruluğu bir araya getirmeye çalışıyorlardı. Bu formülasyona başka bir perspektiften bakılmadığı sürece, Platon’un 2 bin yıllık bilgi tanımı bile saldırılara dayanamıyordu.

Heidegger ise doğruluğun hakikatin sadece bir görünümü olduğunu söyler. Ve bu görünüm, hakikate göre ikincil ve paragmatiktir. Biz sadece bir argümanı test etmek istediğimizde bu kullanıma başvururuz. Fakat doğruluğun zeminini kavramak istediğimizde, hakikati yani alethia’yı incelemeliyiz.

Heidegger’e göre Hakikat, örtülülüğün açılması manasına gelir. Bu anlamda bilmediğimize hatta bilmediğimizi bilmediğimize karşı hassaslaşmak, bir argümanı test etmek, örtülü olanın perdesini açmak gibi farklı tezahürleri olabilir Hakikat’in. Asıl önemli olansa, insanın Hakikat’le kuracağı ilişkidir. Çünkü Dasein, hem hakikat hem de hakikatsizlik içinde varolandır.

Heidegger’de felsefe, düşünce ve hayat

Heidegger, çok ağdalı bir felsefi üslup ve yapıt ortaya koymuş olsa da, felsefenin kalıplarına hapsolmaktan hep korkmuştu. Tam bu yüzden, kendisini felsefeci değil düşünür olarak sunar. Ve en önemli yapıtı Varlık ve Zaman’da insan gerçekliğine işaret etmek için, bu kavramın bagajından kurtulmak amacıyla Dasein terimini kullanır.

Heidegger, yaşam ile felsefeyi birbiriyle iç içe düşünür. Bu, Heideggerci felsefenin hayatiyetini en önemli kaynağıdır kanımca. Bir önceki bölümde ele alındığı gibi, düşünür doğruluğu bile teorik değil, bir gerçekleşme ve vuku bulma olarak ele alır.

Heidegger, varlık sorusunu sormayı ve varlığın açıklığına sokulmayı bir süreç olarak bize sunar. Yani düşünce, ancak eylemle ve eylemin içinde incelip kendisini bulabilir ve varlığın çağrısına açık olabilir.

Heidegger ve politik açmazları

Heidegger, ikinci dünya savaşında Hitler’in dünyayı kasıp kavurduğu dönemde üniversitede öğretim üyesiydi. Bu süreçte Heidegger bir süre rektörlük yapmış, yahudi öğrenciler ve hocaları ile ilgili bazı talihsiz kararlar almış ve sonrasında iktidar tarafından tasfiye edilse de, savaşın sonuna kadar parti üyesi kalmıştır.

Heidegger’in felsefi üretimi ve siyasal angajmanı arasındaki ilişkiye dair, birden fazla yaklaşım mevcut. Bir kısım eleştirmen, bu ikisini ayırmak gerektiğini ve Heidegger’in felsefi angajmanının bir kötü rastlantı ve siyasi basiretsizlik olarak düşünürken, bir grup düşünür bu talihsizlik yüzünden Heidegger felsefesini terk etmek zorunda olduğumuzu söyler.

Özellikle Heidegger’in kara defterleri yayınlandıktan sonra anlaşıldı ki, Heidegger nazi fikirlerini benimsemişti. Heidegger, Metafiziğe Giriş kitabında da “nasyonel sosyalizmin derin hakikati ve büyüklüğünden” bahseder. (Metafiziğe Giriş, 221)

Fakat bu noktada sorulması gereken daha önemli bir soru var: Heidegger’in felsefesine içkin politik tehlikeler nelerdir? Onun felsefesindeki hangi motifler politik açmazlara sürükler bizi?

Sonuç: Heidegger’le neden kavga etmeliyiz?

Eğer bu noktaya kadarki tartışmamızda, Heidegger’in felsefeye katkısının dikkate değer olduğu sonucuna vardıysak, son bölümde sorduğumuz soruyla muhatap olmamız gerekir. Aksi halde, Heidegger’in politik açmazları ile uğraşmadan, tüm çalışmasını çöpe atabilirdik.

Benim kanımca, sadece etkileri ve felsefeye verdiği yeni yön sebebiyle bile Heidegger üzerine düşünmeye değer. Üstelik Nazi partisi üyesi olduğu halde, pek çok eski yahudi öğrencisi bile onun çalışmasını yok saymadı. (Örn. Levinas Heidegger’i yok sayıp onun hocası Husserl’e yönelirken, Derrida, Marcuse ve Arendth Heidegger’in çalışmasını yok saymazlar.)

Öyleyse, şu ya da bu sebeple Heidegger ile kavga etmeye değeceği sonucuna vardık. O zaman Heidegger felsefesine içkin politik bazı tehlikelere işaret ederek tartışmamızı bitirelim.

Onur Kartal, Varlık ve Zaman’da başlayan patikaya şu şekilde işaret eder: “Sahiciliğin yolu gündelik yaşamın kamusallığından değil, hiçliğin endişesi ile yüzleşmekten, ölümü cesaretle kabullenmekten, karar kahramanca cüret edebilmekten geçiyordu. Heidegger’in çağrısı, Mit’ten Volk’a geçişi buyurduğunda, Nazizimle bağı çoktan kurulmuştu.” (Başkasının Politikası, 153)

Heidegger metinlerine bu gözlerle bakınca, Volk (halk), köken, ölüm, kararlılık, vicdan, kaynak, ölüm gibi kavramlara verilen önem, dikkat çekicidir. Neden ölüm değil doğum vurgulanmaz? Neden Halk yani biz değil, öteki üzerine düşünülmez? Tabi ki bu soruların, Heidegger felsefesi bağlamında derinleştirilmesi gerekir.

Ayrıca Heidegger felsefesinin politik önerisinin ne olduğu da belirsizdir. Bu karmaşadan nihilizm dışında hangi politik öneri çıkabilir? Yabancılaşma ve sahihlik bu kadar derinlemesine incelenirken, politika ve ekonomi nasıl olur da bu denli araştırma dışı bırakılır Heidegger tarafından?

Bu konu, ayrı bir yazıda tartışılacak kadar geniştir. Fakat şimdiden görüyoruz ki, eğer Heidegger düşüncesinden vazgeçmeyecek ve onu yok saymayacak isek, onunla kavga etmemiz ve ona karşı düşünmemiz zorunludur. Sonuç olarak, Heidegger düşüncesinin yok sayılamayacak kadar ufuk açıcı, olduğu gibi benimsenemeyecek kadar da tehlikeli olduğunu söylemeliyiz.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: