Hiçbir şey düzelmeyecek

Her şey çok güzel olacak şeklindeki kapitalist mottoya karşı yükseltmemiz gereken mottonun bu olduğunu düşünüyorum: Hiçbir şey düzelmeyecek. Gireceğiniz yeni bir işle, çıkacak piyango ile, yeni sevgilinizle ya da yeni arkadaş çevrenizle her şey bir anda değişmeyecek.

Bunu en iyi Mallarme ünlü dizesi ile ifade eder: “Zarla hiçbir zaman değişmeyecek şans.” Çünkü kazanan her zaman şans ve şansın etrafında döndüğü eksendir. Bu eksen, zamanın ruhu ve kültürel hegemonyanın kurduğu dil, hatta babanın adıdır. Babanın vaadini reddetmediğimiz ve onun anlattığı masallara inandığımız sürece hiçbir şey değişmeyecek. Tam da bu yüzden hiçbir şey düzelmeyecek demeliyiz.

Kapitalist vaad: Her şey çok güzel olacak

Her şey çok güzel olacak, kapitalizmin yarışmacı vaadinin bir parçası. Kapitalist ruh, en efektif toplumun dayanışan değil rekabet eden öznelerin öznelerin toplumu olacağını iddia eder. Ama bu verimlilikten toplumun ne kadar geniş bir kesiminin faydalanacağı belirsizdir.

Sahici olmayan bir dünyada sahici bir hayat yaşanabilir mi? Özgür olmayan bir dünyada özgür olabilir mi insan?

Karel Kosik, Somutun Diyalektiği, 79

Kapitalist vaadle, modern dönemin kaşif ruhu da iç içe geçer. Kabul etmek gerekir ki, antik dönemi nasıl öncü, risk alan ve kaşif ruhlular aştıysa, feodal dönemi de bu ruh aşmıştı. Ancak bu ruh, dünyanın ve yaşamın bir kısmının köleleştirilmesi ile de el ele gitmişti.

Kaşif personası, içinde olduğu dünya ve onun sınırları ile yetinmez. Bu da onu öncü ve yenilikçi kılar. Ama yeni bir dünyanın kaşifi yenilikçi olduğu kadar hayalcidir de. Hayaller ise gerçekleri çarpıtabilecek kadar tehlikelidir.

Her yolculuk, dünyanın yeni bir şeklini önerir. Bu yüzden yolculuğun kendisi hayalcidir aslında. Ama minör hayal kurma biçimlerinin aksine, büyük hayaller; bizzat kendi bağımlılığını da oluşturur.

Ama korkmayın. Hayallerinizin içinde yalnız değilsiniz. Kapitalizm sizin hayal kurma bağımlılığınızı beğeniyor ve destekliyor. Çünkü sizin hayalleriniz, kapitalizmin sonsuz ve gerçekleşmeyecek vaadini destekliyor: Her şey çok güzel olacak.

Ama biz toz pembe hayallere kapılma yeteneğimizi kaybettik. Ve bu kaybı geliştirmek zorundayız. Çünkü gerçekçilik bir tutkudur. Ve hiçbir şey düzelmeyecek.

Altın çağ hayali: Anne karnına dönüş

Altın bir çağ hayali, hem dinlerin hem de politik ideolojilerin beslediği bir arzudur. Altın çağ, uğruna mücadele edilen, yaşanılan ve ölünen bir kutup yıldızıdır. Ona ulaşılınca tüm dertlerden kurtuluruz.

Burada söz konusu arzu oyunu açıktır. Yine de buna kapılmak isteriz. Bu hayvani açlığın sebebi nedir?

Çünkü hepimiz bizi gündelik sıkıntılarımızdan kurtaracak bir şeyler arayıp dururuz. Kaygı bizi çaresiz bırakır çünkü. Yarın belirsizdir. Toplumsal alan egonun incindiği ve sürekli yeniden kurulduğu bir alandır.

Fakat altın çağ ne kadar uzakta olduğu belirsiz olsa da, rahatlatıcıdır. Orada tüm arzular tatmin olacaktır. Eksiklik olmayacak, ihtiyaçlar eksiksiz tamamlanacak, mutluluk sürekli olacaktır. Ama bunu hayal etmek, ölümü ya da doğum öncesini hayal etmek değil midir?

Eksikliğin sona ermesi arzunun sona ermesi değil midir? Bu da dolaylı olarak yaşamın sona ermesidir. Çünkü arzunun peşinden sürüklenir insan, yaşam ve bilgelik. Spinoza buna conactus, Niçe güç istenci, Bergson canlılık adını verir. Lacan, arzunun her şeyin efendisi olduğunu söyler.

Lyotard, Niçin felsefe yaparız? çalışmasında, felsefi çalışmanın temel hareket ettiricisinin de arzu ve eksiklik olduğunu iddia eder. Felsefe yaparız, çünkü bizi yaşama ve kültüre fırlatan eksikliği merak eder ve sorgularız. Dünya bize kendisini bir sorunsal olarak sunar, çünkü insanın onunla kurduğu ilişki sorunlu ve eksiklidir.

… tarihin kendisi ve özel olarak felsefe tarihi, gerçeklik ile anlamı birbirinden ayıran birlik kaybının, bölünmenin bu tarihteki bir olay değil, deyim yerindeyse olayın güdüleyicisi (motif) olduğunu kendi dokusunda açığa vurur: Ceza hukukçuları güdüleyiciden, eylemeye, öldürmeye, ya da çalmaya iten şeyi anlarlar; birliğin kaybı bizi felsefe yapmaya iten şey olması anlamında felsefenin güdüleyicisidir; birliğin kaybıyla birlikte arzu kendini düşünür.

Niçin felsefe yaparız?, Jean-François Lyotard, s.94

Eğer arzu insan ve yaşam için bu kadar önemliyse, her şeyin çok güzel olacağı bir altın çağ hayalinin de neden tehlikeli olduğu ortaya çıkmış olur. Çünkü bu hayal, bizi dogmatizme ve köleliğe sürükler. Ölümün sürekli akılda tutulması ve bir hedef olması, şiddeti ve ölümü çoğaltır. Hassasiyet ve nezaket azalır. Bunları yaşamamak için, hiçbir şeyin düzelmeyeceğini kabul etmek gerekir.

Gerçeklik tutkusu

Gerçeklik, günümüzde hala açık ve seçik olarak ortaya koyabildiğimiz bir kavram sayılmaz. Gerçeklik bir uzlaşı mıdır? Bilimsel temelde mi ortaya koyulur? Yoksa kültürel bir kabul müdür? En temelde dilde mi inşaa edilir?

Bu tartışmalar çok geniş ve konumuzun sınırları dışında. Biz gerçekliğin gündelik bir kullanımını takip edelim. Gerçekçilik pek çok zaman, hayalciliğin karşıtı olarak kullanılır. Romantik ya da hayalperest insanlara pek çoğumuz biraz gerçekçi ol demişizdir.

Ama durum sandığımız kadar basit olmayabilir. Çünkü insan hikaye anlatan, hayal kuran ve hayaller arasında yaşayan bir canlıdır. Çünkü hepimiz bir değer ve anlam dünyası içerisinde yaşarız. Ve gerçekliği ister istemez çarpıtırız. Çünkü insan ancak kaldırabileceği gerçekliği kabul edebilir. Freud’un söylediği gibi, bu sınır durumlarda dilimiz sürter, unutkanlıklar ve sağırlıklar başlar.

Sartre da konuya bu şekilde yaklaşır. Hepimizin dünyaya bir proje önerdiğimizi söyler ve bu projenin, kavradığımız dünyayı ve kavrayışımızı da manipüle ettiğini söyler. Bunun karşısında durmanın bir yolu yoktur. Ancak yine de, gerçekliği ve yaşamı çarpıtmanın da dereceleri vardır.

Evet, hepimiz kendimizi motive etmek zorundayız. Duyguların temel işlevi budur. Ve pozitif durum ve duygulanımları seçip öne çıkarmak zorundayız. Ama bunu yaparken kendimizi ve geleceğimizi de köşeye sıkıştırmıyor muyuz? Gelecekte her şeyin çok güzel olacağını hayal edip her gün aynı boktan yaşamı sürdürmek kendimizi bir hapishaneye koymak değil mi?

Yine de içinde olduğumuz labirent içerisinde kaçılabilecek gibi görünmüyor. Burada benim önerim, gerçekliği bir tutku haline getirmek. Evet, bir tutkudan başka bir tutkuya kaçmayı önereceğiz. Duygulanımlarla başka nasıl baş edebiliriz ki?

Gerçeklik nasıl bir tutku haline gelir? Gelecekte her şeyin çok kötü olabilceğini kabul ederek öncelikle: Yalnız ölebiliriz. 55 yaşında hala emekli olamamışken, iş bulamayabiliriz. (Büyük ihtimalle bulamayacağız.) İlerleyen yaşlarımızda sokakta yaşayan bir berduşa dönüşebiliriz. Kumarbaz olup her şeyimizi kaybedebiliriz. Almanya’ya taşınıp orada da mutsuz olabiliriz. (Yani mutsuzluğumuzun temeli Ortadoğu olmayabilir.)

Bu karamsar hayalleri kurmanın katkısı nedir? Bunlarla karamsarlık kasımızı geliştirmiş oluruz. Ve hiçbir şeyin düzelmeyeceğine kendimizi hazırlamış oluruz. Bence bu karamsarlık kası, içinde yaşadığımız dünyaya daha iyi katlanmamıza yol açacak. Ve bu dünyayı daha iyi anlayıp onu değiştirmek için bir şans geliştirmemize de yol açacak. Çünkü dünya bize yalan söylüyor.

Devrimci kötümserlik

Devrimciliğin altın çağ hayalini dinlerden aldığı ve dayatmacı bir üst anlatı kurduğu iddiası, liberal filozoflar tarafından sık sık dile getirildi. Ama bu argümanın hedefi de darmadağın bugün. Artık devrimciler yeterince güçlü hayaller kuramıyorlar. Zaten üst anlatılar da talep görmüyor.

Fakat kapitalizmin dehşeti sürüyor. Tam bu noktada devrimci kötümserlik akla geliyor. Aslında bu yaklaşım, 20. yüzyılda ortaya çıkmıştı. Nazi almanyasında Avrupalılığın tüm değerleri doğranırken, Stalinci de olmayan pek çok sol aydın; devrimci düşünceler ile kötümser tarih anlayışını bir araya getirmişti.

Örneğin Walter Benjamin, kültürün ve uygarlığın ezilenlerin katledilişi ve yenilgilerini kabul etme süreci olduğunu söyler. Ona göre ezilenler hem bu kültürle, hem de egemen sınıflarla savaşmak zorundadırlar. Kurmaları gereken dil, henüz icat edilmemiştir. Bu yüzden, mücadelelerini sürdürür ve uzaklardan gelecek bir esintiyi beklemek zorunda kalırlar.

Bu fırtına karşısında, tarih meleği bile çaresizdir:

Klee’nin ”Angelus Novus” isimli bir tablosu var. Bakışlarını ayıramadığı bir şeyden sanki uzaklaşıp gitmek üzere olan bir meleği tasvir ediyor. Gözleri faltaşı gibi, ağzı açık, kanatları gerilmiş. Tarih meleğinin görünüşü de ancak böyle olabilir, yüzü geçmişe çevrilmiş. Bize bir olaylar zinciri gibi görünenleri, o tek bir felaket olarak görür, yıkıntıları durmadan üst üste yığıp ayaklarının önüne fırlatan bir felaket. Biraz daha kalmak isterdi melek, ölüleri hayata döndürmek, kırık parçaları yeniden birleştirmek… Ama cennetten kopup gelen bir fırtına kanatlarını öyle şiddetle yakalamıştır ki, bir daha kapayamaz onları. Yıkıntılar gözlerinin önünde göğe doğru yükselirken, fırtınayla birlikte çaresiz, sırtını döndüğü geleceğe sürüklenir. İşte ilerleme dediğimiz şey bu fırtınadır.

Son Bakışta Aşk, Walter Benjamin, s. 44

Bence Benjamin’in bu pasajı, hem içinde olduğumuz ”iyimser” fırtınayı hem de felaketi çok iyi açıklıyor. Fakat bu fırtınayı yeneceğimiz günü hayal etmeye davet etmiyor bir siyasetçi gibi Benjamin. Bu fırtınayı tefekkür etmeye, onu anlamaya çalışmaya ve onun değişimini beklemeye çağırıyor bizi. İşte bunun gerçekliğe ilişkin bir tutku olduğunu ve devrimci kötümserliğin burada gerçekçiliği desteklediğini düşünüyorum.

Sonuç: Hiçbir zaman – her zaman

Sonuç olarak ben; dünyayla, kendimizle ya da ilişkilerimizle ilgili her şeyin çok güzel olacağı şeklindeki motive edici tozpembe iyimserliğin tehlikeli olduğunu düşünenlerdenim. Bunun aksine, hiçbir şeyin düzelmeyeceğini ve her şeyin aynı kalacağını düşünmek bana daha sağlıklı geliyor.

Bu kadar kötümser miyim? Hayır. Bazı değişikliklerin olabileceğini düşünüyorum çünkü. Ama büyük ölçekteki bazı değişiklikler olmadan, bireysel ölçekte her şeyin iyi gidebilceğine asla inanmıyorum. Çünkü yanlış hayat doğru yaşanamaz. Tam da bu yüzden, sistemin bize önerdiği unutkanlığa dayalı iyimserliği reddetmemiz gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bu öneri, politik ve bizi uyuşturuyor.

İyimserliğin bizi özgür kılacağı, evrenin bizim pozitif enerjimize dönüş yapacağı söyleniyor. Yapmayacak. Ve özgür de olmayacağız. Tek başına bir oturma odasında meditasyon yaparken özgür olamaz insan. Özgürlük ve insan, evrene yollanılacak bir mesaj değil, inşaa edilecek olgulardır.

İnsan kendini ancak iyi bir ilişkide, diğer insanlarla mutlu bir birliktelik içinde gerçekten özgür hisseder. Neoliberal rejimin yönelmiş olduğu tümden tekilleşme bizi gerçekten özgür kılmaz.

Psikopolitika, Byung-Chul Han, s.13

Her şey çok güzel olmayacak. Hiçbir şey düzelmeyecek. Ve bizler bu iki motto arasında salınmak zorunda değiliz. Ama ilk mottoya direnmek için, bir süre ikincisine sığınabiliriz. Gerçeklik tutkusu, yüreğimizde yer edinceye kadar…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: