Yalnızlık neden aşılamaz?

Yalnızlık hepimizin gölgesi ve ruh eşi olsa da, sürekli onun ötesine bakmaya çalışıyoruz. Kurtulmak istediğimiz ne? Ve ondan kurtulduğumuzda geriye ne kalacak?

Çünkü hepimiz dünyaya bir yerden bakmak zorundayız. Ve bir yerlere doğru ve birisi olarak. Tam bu noktada hiçbirimiz hiç kimseyle ve hiçbir şeyle yalnızlıktan kurtulamıyoruz. Çünkü bizi kendimizden kurtarabilecek bir güç yok.

Ama yine de yalnızlıktan kalabalığa ve boşluğa atılmak istiyoruz. Belki de yalnızlığın bu içsel gerilimi ve onun cazibesi bizi kendisine çekiyor. Nerede başlıyoruz? Nerede bitiyoruz? Ve yalnızlık bu soruların neresinde?

Ben ve yalnızlık

İlksel hayal kırıklığı (frustrasyon) doğumdur. Çünkü bebek, isteklerinin karşılandığı ve dünyadan henüz ayrılmamış olduğu durumdan, dünyaya düşer doğumla. Düştüğü dünyada ise açlığa, eksikliğe, parçalılığa, ayrıma ve sınırlılığa muhataptır. Annesinden ayrılmıştır ve yalnızdır.

Esas yolculuk geri dönmektir / ne bir resim ne bir şarkı yanında / esas yolculuk şimdi başlıyor / hiçbir şeyin yok adından başka / ordan başla

Mozaik, Eşikte (şarkı sözü)

Heidegger her ne kadar ölümün insan hayatındaki en önemli fenomen olduğunu iddia etse de, bazı düşünürler bu payeyi doğuma ayırır. Bebek doğum esnasında ne kadar bilinçlidir, bu tartışmalı. Fakat yine de anne karnı gibi güvenli bir ortamın ve buradan fırlatılışın, bilinçdışı bir anı olarak bile kalsa insan yaşamını etkileyeceği kesindir.

Yalnızlığın başlangıcı da işte bu travmaya dayanır. Çocuk yaşamının ilk yıllarında kendisini anneden hala ayırmasa da, bu ayrılık açlık ve dışkılamayla gün yüzüne çıkmaya başlamıştır. Bebek bu dönemde prematüreliğini en acı şekilde yaşamakta, tam da bu yüzden annesine daha sıkı sokulmaktadır.

İlerleyen yıllarda bu ayrılık babanın etkisi ve yasası ile iyice kesinleşir. Bu yasanın devamı olan dil ve kültürel alan, anne karnına dönüş isteğini kesin olarak yasaklar. Çünkü dil ve kültür sembollerle çalışır. Sembol ise boşluğu gösterir. Anne karnı ve anne ile bütünlük boşluğun yani hiçliğin tam tersidir, tam doluluktur. Tam da bu yüzden ilksel hayal kırıklığını kesinleştirir kültür. Yani kültür insanı hem kendisinin dışına çıkarır hem de yalnızlaştırır.

Lacan düşüncesindeki “object petit a” fikri işte bu gerilime denk düşer. Anneden yani tam tatminden kopan özne, arzu nesnesini sonsuza kadar yitirmiştir artık. Temsil dünyasına, yani kültürel toplumsal alana giren özne, arzusuna ulaşmayı sonsuzca erteler. Onun arzu nesnesine ulaşması, ölüm manasına gelir.

Öteki ve yalnızlık

Yalnızlığın bir diğer ucu ise insanın öteki ile ilişkisidir. Burada basit bir öteki ile yaşanan desenkron durumundan ya da iletişimsizlikten bahsetmeyecegiz sadece. Öteki bunların da ötesindedir ve ötekinin dokunuşu birisi olmak ile derinden ilişkilidir çünkü.

Kişi, ben olmaya benle öteki arasındaki sınır ve gerilimi fark ederek başlar. Kişinin kendi içinde de tanımadığı karanlık bölgeler olsa da, kişi için en bilinmeyen ötekidir çünkü. Tamamen ulaşımsız ve öngörülemeyen olan öteki, kişinin karşısında bir referans noktası olarak durur.

“Ben bir başkasıdır” der Rimbaud. Yani beni öteki kurar, ötekinin dokunuşu ve gerilimi ben olma için belirleyicidir. Ama aynı zamanda insan çoktur da demektir bu söz; hepimiz ötekinin yankısı ile, temasın izi ve bıraktığı yalnızlık ile, kalabalık ile, aşk ile, yara ile doluyuzdur. Çünkü ötekinin büyüsüne kapılmışızdır bir kere.

Peki bu büyü nedir? Bu büyü, bizim evimizden yani kabuğunuzdan çıkmamız için bir çağrıdır. Çünkü öteki ile karşılaşmadan, ona kendimizi açmadan ve ondan öğrenmeden önce olduğumuz gibiyizdir. Ancak egosunu açan, kendisini yaralanır hale getiren yaraya ve kabuğa sahip olabilir. Peki bu neden önemlidir? Neden yaralarımız olmalı?

Çünkü yaralanmadan kendimizi keşf edemeyiz. Çünkü başkasından önce bir ben yoktur ortada. Olsa olsa biyoloji ve babanın gölgesi vardır ilksel yalnızlıkta. Ama bu yalnızlık, ötekinin dokunuşu ile güçlenmelidir. Çünkü ancak yıkılmış ve yeniden yapılmış bir eve “ev” diyebiliriz.

İşte ötekinin çağrısındaki cazibe budur. Ötekine kendini açmak, tanımak ve tanınmak yaralar. Ama bir yaşam da verir bu insana. Ve bulunan değil; hatalar, acılar ve eksiklerle kurulmuş bir yaşam hak edilmiş bir yaşamdır. İşte bu yüzden bu kadar istekliyizdir başkasına kendimizi açmaya ve yalnızlığımızı keskinleştirmeye.

Kıskançlık ve yalnızlık

İlginç bir iddia olacak, ama olağandan fazla kıskançlığın patolojisinin de, yalnızlık diyalektiği ile ilişkili olabileceğini düşünüyorum. Çünkü yalnızlık, bir sevileni yalıtma ve onu sadece kendine has kılma eylemi olarak, bir tam tatmin arayışıdır.

”İnsan, sevdiği her şeyle yalnızdır. Aşk ihtiyacı içimizde zaten var olan bir ikilemi açığa vurur. İhtiyaç daima zayıflığı gösterir.”

Novalis, Fragmanlar, s.115

Oysa tam ve nihai tatmin arayışının insan için imkansız olduğu ortadadır. İnsan, yaşamın zenginliği, dinamikliği, hızı ve doğurganlığından korktuğu oranda tam tatmini ve anne karnına dönüşü arzular. Narsist kendi ölümü dışında hiçbir eylemde bu tatmini bulamaz.

Kıskançlık minimal düzeyde önlenemeyecek ufak bir kuruntu olabilir. Ama onun patolojik hale gelmesi, sevilenin kaybedilmiş arzu nesnesi yerine konması manasına gelir. Bu patoloji öyle bir noktaya gelebilir ki, kıskanan arzu nesnesi kaybının öfkesini bile kıskandığı kişiye yönlendirir.

Kıskançlığın öfke cinayetlerine yol açabilmesinin bir sebebi de bu kanımca. Çünkü kıskanılan nesne, ancak öldürülür ve tüm imkanlarından arındırılırsa sevene ait olur. Bu bile yeterli değildir aslında, nesneyi öldürdüğü anda arzu yine kıskancı terk edeceğinden, yapması gereken bir yudum zehri de kendisi içerek Romeo gibi ölmesidir.

Yani sonuç olarak, kıskanç kendi kendisini yok eder. Fakat burada ilginç olan, patolojik olmayan farklı düzeylerde hepimiz için geçerli olabilen kıskançlığın yalnızlık ve insanın eksikliğine ilişkin diyalektikle bağlantısıdır.

Yalnızlık korkusu ve sosyallik

Neden sosyalleşiriz? Bunun binlerce cevabı var. Ve insanın sosyal bir canlı olduğunu da kimse inkar edemez. Yine de sosyalleşmenin yalnızlık korkusu ile ilişkisine de aşinayızdır.

Yalnızlıktan korkmak son derece mantıklı bir refleks. İnsan uygarlığın dışında ne ifade eder ki? Uygarlık tüm yarattığı acılara, baskılara, adaletsizliğine ve barbarlığına rağmen; insanı insan yapmaz mı? Ve uygarlık insanı canavarlaştırsa bile, insan olmak biraz da canavar olmak değil midir?

İnsan işte bu sosyalleşme, tanıma ve tanınma oyunundan vazgeçemez. Ama onun aynı zamandan yalnızlığına ve bir yankı olsa da retrifiye edebildiği bir yankı olan kendiliğine ihtiyacı vardır. Ve kendilikle başkalık, yalnızlıkla kalabalık bir diyalektik ve gerilim içinde kendi anlamlarını taşır.

”… hep-beraber-olma, kendi Dasein’ımı başkalarının varlık türü içinde tamamen eritir. Böylelikle başkalarının birbirinden farklılığı ve açıklığı daha da kayboluverir. İşte böylece herkes, bu dikkat-çekmezlik ve tespit-edilmezlik içinde kendi sahih diktatörlüğünü açığa vurur. Biz de artık herkes gibi keyif alıp eğleniriz. Herkes gibi sanat ve edebiyat okur, izler ve yargıda bulunuruz…”

Heidegger, Varlık ve Zaman, s. 201

Bu diyalektiğin ögelerden birisi lehine bozulması, verimli gerilimi ve büyüyü bozacaktır. Bu halde kişi yalnızlığından kurtulamaz ama onun herkesleşmesine ve kamusal işgale uğramasına teslim olur. Burada bir rahatlık olduğu sanılır ama bu rahatlığa bir türlü ulaşılamaz. Çünkü her hazzın fazlası acıya yol açar.

İşte tam bu sebeple, yalnızlık korkusunun güdülediği aşırı sosyallikten sakınmak gerekir. Çünkü burada söz konusu kaçış, insanın bazı yönlerini örter. Geride kalan ise, eksiktir. Evet, insan eksiktir ama başkasından eksilttiği korkunçtur.

”Dasein’ın seçim yapmaksızın hiç kimse tarafından sürüklenmesini ve bu yüzden gayrisahihliğe bulaşmasını ancak şöyle geri çevirmek mümkündür: Dasein herkes içindeki kaybolmuşluğundan kendini kurtarıp bizzat kendie geri gelmelidir.”

Heidegger, Varlık ve Zaman, s.400

Sonuç: Yalnızlığı kabullenmek

Sonuç olarak, ele aldığımız bağlamlarda yalnızlığın insan için temel bir motif ve durum olduğu söylenebilir. İnsanın yalnızlığa ilişkin diyalektiği, hem korkuyu hem de arzuyu bünyesinde barındırıyor kanımca.

Buradan hareketle, yalnızlığın bastırılacak ya da kurtulunacak bir durum olmadığını söylemeliyiz. Hatta ve hatta yalnızlığın aşılması çabasının, patolojik kıskançlık gibi hastalıklı durumlara yol açması da öngörülebilir.

Sonuç olarak, daha sağlıklı bir öneri olarak yalnızlığın kabullenilmesi, onunla yüzleşilmesi ve onunla birlikte yaşamanın öğrenilmesi önerilebilir. Yalnızlığı kabullenmek, kişinin kendisi ve öteki ile daha sağlıklı ilişkiler kurmasına yol açabilir.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: