Husserl ve Avrupalılığın Krizi

Husserl için Felsefe’nin kaderinin batı medeniyetinin kaderi ile birbirine örülü olmasının sebebi nedir? Kriz neden sadece Bilimler’in krizi değil, Avrupa Bilimleri’nin Krizi’dir?

Bu sorular, Husserl’in Avrupa kültürünün ereğine ilişkin teleolojik tasvir ve yorumu ile ilişkilidir. Husserl, ‘Avrupa’nın tinsel Gestalt’ının nasıl biçimlendiğini’ (1994, 35) sorgular ve Avrupalılığın diğer uluslara önerdiği bir telos’unun (1994, 39) bulunması gerektiğini savunur.

Avrupa varoluşunun içinde bulunduğu kriz karanlık bir kader, önüne geçilmez bir uğursuzluk değildir, tersine felsefi olarak meydana çıkarılabilen Avrupa tarihi teleolojisinin onun arka-planında yer almasıyla tamamane anlaşılır ve çözülebilir hale gelmektedir.

Husserl, Avrupa İnsanlığının Krizi ve Felsefe, s.93

Avrupalılık ve ereği

Burada bahsedilen ereksellik ilkesi, Felsefe’nin eski Yunan’da ortaya çıkışına dayanır ve ulusları peşinden sürükler. Husserl’e göre, ‘felsefenin Avrupa insanlığı içinde, bütün insanlığın en yetkili makamı olarak işlevini devamlı yerine getirmesi gerekir.’ (1994, 72) Kriz, insanlığın bu ilkeye yabancılaşması ile paralel olarak gelişir.
Soysal, Avrupa’nın Kriz ve barbarlık durumunda olduğunu, çünkü onun özünü oluşturanın, yani felsefenin, belirli bir andan itibaren, hayatın dünyasını, öznelliğin krallığını yadsıyan bir objektivizme saptığını belirtir. (2007, 78)

Bu gelişim çizgisine Husserl, Krisis’de ortaya koyduğu tarihsel perspektif ile işaret etmiştir. Bu durumda, Kriz’in Avrupa Kültürü’nün kendine has telosundan, kendisine tinselliğini kazandıran ilkeden uzaklaşması ile ortaya çıktığı söylenebilir. Bu hamle, iki önemli avantaj sağlayacaktır: Böylece hem Felsefe’nin Batı Kültürü için merkeziliğine referans verilmiş olunur, hem de çözüm önerisi olarak hareket noktasının Felsefe’nin revizyonundan devşirilmesinin yolu açılır.

Bu noktada, Husserl’in önerisinin, aynı zamanda içinde olunan belirsizlik sebebiyle ortaya çıkabilecek nihilizme karşı bir panzehir niteliği taşıyabileceği söylenebilir. Kriz durumu, şu sonucun sadece bir adım uzağındadır: Rasyonellik başarısız olduysa, akılı merkeze alan modernitenin yanlış bir proje olduğu iddia edilemez mi?

Husserl’in önerisi ise, uygarlığın şafağında rol üstlenmiş kurucu ve sağlıklı bir akılcılığa geri dönülmesidir. Bu bakımdan, Husserl’in önerisinin, nihlizm ve rölativizm ile mücadelede özel bir avantaj sağladığı kabul edilmelidir.
Tutarlı olmakla ve birtakım avantajlar sağlamakla birlikte, bu kusursuz bir düşünce hamlesi midir?

Avrupalılık fikri ve bazı eleştiriler

Brague, bu tez içerisinde eleştirilecek bazı noktalar olduğunu belirtir: Avrupa tarihi karmaşık kökenlere ve girift bir ilişkilenme biçimine sahip olduğundan, naif bir ‘teoloji’ye dayanılarak antik Grekler’den modern döneme bir süreklilik kurgulamak, ne ölçüde doğrudur? Ayrıca Greklerin diğer kültürler ile ilişkileri ve Avrupalılık diye bir ideal ya da kategoriyi bilmiyor oluşları, nasıl yorumlanacaktır? (2007, 268- 269)

Bu eleştirilere, Husserl’in tezinde işaret edilen Avrupalılığın soyut bir ideal olduğu ve tarihsel halklara bağlı olmadığı iddia edilerek cevap verilebilir. Husserl, tarihsel referanslar verse de, bu hedefi bir sorumluluk gibi ortaya koyar. Bununla birlikte, Soykan’ın işaret ettiği gibi, böyle bir hedefin başarıya ulaşabilmesi için tezin tarihselci bagajı ile yüzleşilmesi zorunlu olacaktır. (2007, 292)

Husserl’in yeniden canlandırmayı hedeflediği hümanizm ve aydınlanma değerleri, 20. Yüzyıl felsefesinde kapsamlı şekilde eleştiriye tabi tutulur ve kendi içsel sorunlarının aydınlanmayı yıkıma sürüklediği fikri ortaya çıkar. Bu sorunlardan bazıları; ‘hümanist idealin egemen kültürel modele doğru mutasyona uğraması’, Avrupamerkezci ve kolonyalist bir merkez – çevre diyalektiğine dayanması ve bu diyalektiğin öteki ve farkı yok sayması ya da olumsuz olarak görmesi, sadece özdeşliği kabul etmesidir. (Braidotti, 2014, 24-25)

Böyle kapsamlı bir eleştiri, Avrupalılık idealinin bizatihi yeniden değerlendirilmesi gerektiğini öne sürer. Bu yeniden değerlendirme; akıl, yabancı, öteki, fark, yabancılaşma gibi temel kavramları ve bunların ilişkilendiği değer dünyası ile felsefi dünyayı birlikte ele almayı önerir.

Derrida ise, Kriz’in ve transandantal fenomenolojinin tarihsel bir telos ile ilişkilendirmesini sert şekilde eleştirir. Derrida’ya göre bu iddianın pek çok sorunu bulunmaktadır.

”Teleolojik bir ilke nasıl olur da tarihin belirli anlarında ve dünyanın belirli yerlerinde reddedilebilir, görmezden gelinebilir, saklanabilir, varolmayabilir ya da unutulmuş olabilir? Transandantal teleolojik bir ilkenin krizi nasıl mümkün olabilir?” (Derrida, 2003, 154) Derrida aynı bağlamda, böyle bir tarihsel oluşum ve kökenden, transandantal bir felsefeye nasıl ulaşıldığını da sorgulayacaktır:

Böyle bir durum (teleolojik bir ilkenin krizi) gerçekleşmiş olsa bile, insanlık cehaletten sonsuz bir sorumluluğun bilincine nasıl olup da geçmiştir? Eğer bu fikrin ortaya çıkması empirik dünyasal etkenlere bağlı ise, hangi hakla Avrupa tinsel bir doğum yeri olarak adlandırılacaktır?

Mikics, Jacques Derrida kimdir?, s.157-158

Burada Husserlci formülasyonun derinindeki bir gerginliğe işaret edilmeye çalışılır: Bu gerginlik, hangi ögeler arasındadır? Tarihsel olanlarla transandantal olan arasında mı? Yoksa olumsal – dünyasal koşullar ile teleolojik bir ilke arasında mı?
Derrida’ya göre, bu tezde bulunan temel gerginlik, bilincin yapıları ile bu yapıların doğuşu ve kökeninin aynı zamanda araştırılmasına dayanır.

Husserl’in kurduğu çerçeve hem yapı hem doğuşu içerir, ancak burada bir eşitlik ilişkisi yoktur, yapı ve doğuş arasındaki tezatta yapıya imtiyaz verecek bir doğuş ortaya koyulur. (Lewis, Staehler, 2019, 298) Buradan hareketle, yapının elimizdeki kavramsallaştırılmasını rasyonelize edecek bir teleoloji kurgulanmadığı nasıl ispatlanabilir?

İşaret edilen gerilim, düşünürün incelediği transandantal yapıların tarihsel kökenlerini ele alma çabasından kaynaklanır:

Derrida, Husserl’in hem bir yapıyı tarif hem de onun doğuşunu izah edemeyeceğini belirtmekteydi. Geometriye işlenmiş ideal bir anlam ile geometrinin belli bir yer ve zamanda icat edildiği olgusu arasında daima bir boşluk mevcuttu. Evrensel uygulanabilirliği göz önüne alındığında, geometrinin (ya da diğer bilimlerin) esasen bir Avrupa Bilimi olduğuna inanmak zordu.

Mikics, Jacques Derrida kimdir?, s.59


Derrida, doğuş ile yapı arasındaki bağlantının bu şekilde düşünülmesinin, başarısızlığa mahkum bir girişim olduğu sonucuna varır. Husserl’in felsefeyi tinsel bir ilke olarak kabul etmesi ve onu Avrupa’nın doğuşuna yerleştirmesi, bu şablonun uygulandığı bir örnektir. ‘Derrida, Husserl’in Batı’yı felsefi düşüncenin memleketi, nesnelliğin kaynağı olarak kabul etmesini Doğuş ve Yapı’da sert biçimde eleştirir.’ (Mikics, 2019, 60)

Derrida’nın konuya ilişkin görüşleri, geniş kapsamlı olması bakımından burada incelenmeyecektir. Öte yandan Husserl’in Transandantal felsefe için tarihsel bir secere çıkarmasını eleştirdiği görülmüştür. Lewis ve Staehler, Derrida’ya göre Husserl’in yanlış yani metafiziksel bir tarih anlayışına dayandığını, bu anlayışın saf bir başlangıçtan hareket eden arkhe-teleolojik bir anlayış olduğunu söyler. (2019, 299)

Husserl’in son dönem çalışmasının, kısmen spekülatif bir felsefe tarihi anlayışı içerdiği söylenebilir; özellikle de felsefenin doğuşu için belirli bir tarihsel konumun belirlenmesi, spirütüel gelişim için bir telosun belirlenmiş olması, yaşam-dünyasının apriori yapıları ile tarihselliğinin nasıl birleşeceğinin açık olmaması gibi sebeplerle. (Casement, 1988, 239-240)

David Carr ise, Husserl’in transandantal fenomenolojiyi tarihsel refleksiyon ile sürdürmesinin, bazı gerilimleri bizatihi kendi bünyesinde barındırıyor olabileceğini kabul eder. Burada iki belirsizlik vardır; ilki fenomenolojinin evrenselliği ile tarihselliğinni nasıl bağdaşacağıdır, ikinci belirsizlik ise Husserl’in çalışmasının ilk döneminde eleştirdiği tarihselci yaklaşıma, son dönem çalışmasında ortaya koyduğu tarihsel kritik ile düşmüş olup olmadığıdır. (1987, 92)

Yaşam-dünyası, her zaman transandantal ego ve özneler-arasılık için ulaşılır bir düzey ise, onun nasıl olup da ancak modernitenin krizi ile önem kazandığı sorusu tartışmaya açık görünmektedir. Üstelik modern düşünce ve dünyanın kuruluşundan önce, yani Descartes felsefesinin ortaya çıkışına kadar özneyi merkeze alan bir düşünme biçimi de söz konusu olmamıştır.

Engelen, Husserl’in Krisis’de önerdiği kavramsal çerçevenin ve indirgemenin tarih ötesi yapılara ulaşmayı hedeflediğini, ancak bunların bizzat kendilerinin tarihsel olduklarını iddia eder. Buradaki gerilim, Hegel’in tarih felsefesinin çözümü kabul edilmediği sürece çözümsüz kalacaktır. (2010, 146-149) Hegel felsefesinde aklın tarihte en kaba tezahürlerden başlayarak saf düşünceye kadar yükselerek gerçekleşmesi, Husserl’in Krisis’de ortaya koyduğu model için ilham sağlamış olabilir.

Sonuç: Avrupalılık ve hümanizm

Özetlemek gerekirse, Husserl’in Felsefe’yi Avrupalığın temelindeki hümanist bir proje olarak gördüğü, Felsefe’nin kaderi ile Avrupa’nın ve Avrupalılığın, yani insanlığın kaderinin birbirine örülü olduğunu tespit ettiği söylenebilir. Bu tez, Husserl’in Felsefe’nin Krizi ile Batı Kültürü’nün Krizi’ni kökensel olarak birbirine bağlamasına olanak sağlar.

Husserl’in ortaya koyduğu bu argüman aynı zamanda evrensel bir proje olan Felsefe’yi, Avrupa tarihi ve coğrafyası ile ilişkilendirmiş olur. Burada evrensel teleolojik bir ilke ile tarihsel yapılar arasında ilişki kurulur. Burası, Husserl’in akıl yürütmesinin eleştiriye maruz kaldığı alandır.

Burada birkaç farklı tavır geliştirilmesi mümkündür. Bu tavırlardan birisi, bu tezin tarihsel bagajı ile yüzleştirilerek kritik edilmesi ve dönüştürülmesi olabilir. Bu dönüşüm, aynı zamanda Batı Kültürü ve Avrupalılık projesinin içsel dinamikleri ile ilişkili olacaktır.

Bir diğer tavır ise, burada söz konusu gerginliğin, fenomenolojideki daha temel sorunlara dayandığının iddia edilmesidir. Bu bölümde ele alındığı üzere, Derrida bu yolu izler. Düşünür, burada söz konusu edilmiş eleştiri ve diğer düşünümlerinden hareket ederek, yeni bir felsefi yöntem önerecektir.

Husserl’in rafine edilmiş bir akılcılığın uygarlık için yeniden düzenleyici ve merkezi konuma getirilmesi önerisi, rasyonalist projenin revizyonu olarak görülebilir. Burada Niçe’den itibaren felsefede tartışılan krize ve krizin doğurduğu nihilizme karşı önerilen çözüm, akla dayanan bir hümanizmdir.

Avrupa krizinin yanlış yoldaki bir akılcılığın içinde kök saldığının da farkındayım. Ama akılcılık bu şekliyle kötüymüş ya da insan varlığının bütünü içinde yalnızca düşük düzeyde anlam taşıyormuş gibi bir fikir edinilmemelidir.

Husserl, Avrupa İnsanlığının Krizi ve Felsefe, s.73

Öte yandan 20. Yüzyılda yaşanan yıkımlar, düşünürleri yoğun şekilde hümanizmin tartışılmasına ve anti-hümanist ya da trans-hümanist eleştirel konumların geliştirilmesine götürecektir. Husserl’in önerisinin bu gelişmeler bağlamında değerlendirilmesi ise, konunun bir başka boyutudur.

Sonuç olarak, Husserl’in tezinin bazı kırılganlıklarına, Derrida ve bu yazıdaele alınan diğer eleştirmenler tarafından işaret edildiği söylenebilir. Batı Kültürü ile Felsefe’nin kaderlerinin bir aradalığına, bu bölümde ele alınan antitezler göz önüne alındığında, kesin gözüyle bakılamaz. Bu durumda ilk tehlikeye düşen ise, Husserl’in Felsefe’nin reforme edilmesi ve yeniden kültürümüzün merkezine koyulması ile içerisinde olunan Kriz’e çözüm bulunabileceği tezidir.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: