Yanlış hayat ve kötülük

Yanlış hayat yaşamak ile kötülük arasındaki ilişki nedir? Kendi yaşamını sabote etmek ya da güçlerini yok yere harcamak, bizi neden sinirli ve vurdumduymaz yapar? Ve bu çürüme haliyle kötülük arasındaki ilişki nedir?

Yaşam, gelişmeye doğru yol alamadığında nasıl kendi üzerine kilitlenir? Yasaklar, yaşanmamış arzular, geliştirilmemiş yetenekler nasıl ve neden insanın kabuslarına dönüşür? Ve bu kabuslar neden bizim dünyamızla sınırlı kalmayıp etrafımıza yayılır?

Yanlış hayatlar, neden uçuruma doğru sürüklenir? Ve uçuruma neden tek başına gitmek istemez kimse? Kötülük neden yanlış bir hayatın ve yanlış / adaletsiz bir dünyanın meyvesidir? Ve ”yanlış hayat doğru yaşanamaz” (Adorno) sözü ne kadar doğru?

Yanlış hayat doğru yaşanabilir mi?

İnsan, her zaman yarım kalmış bir mücadeledir. Tam da bu yüzden, geniş cümleler ile onu anlamak kolay olmaz. Ama yanlış bir hayatın ne olduğunu pek çoğumuz gündelik hayatımızdan tanırız.

Sabah keyifsiz kalkıyorsanız, yanlış bir hayatın içinde olabilirsiniz. Tüm gün ne uğruna olduğu belirsiz bir mücadelenin içinde gençliğinizi harcıyorsanız, bir yabancının yaşamına sahip olmaya başlamışsınızdır. Ve bunun hangi yabancı olduğunu yavaş yavaş kaybedersiniz. Peşinde olduğunuz iş sizi başlarda heyecanlandırıyor olsa bile…

Ya da içinde olduğunuz mücadele, sizi başka birisine dönüştürmüştür. Ne kadar acımasız ve kötü olabildiğinize şaşırırsınız bir noktada. Ama dönüşüm devam etmektedir. Bunu bazılarımız iş hayatında, bazılarımız özel hayatında fark eder. Karşınızdaki kişinin duygularına ne kadar yabancılaştığınızı, ancak onun yabancılığında fark ediyorsanız, bir şeylerden uzaklaşmışsınızdır.

Bir şeylere dayanmak için bir şeylere sığınmışsınızdır. Ve sonra başka şeylere… Ama giderek daha kötü ve acımasız hale gelirsiniz. Ve kendinizi giderek daha haklı görürsünüz. Sizin için hakikat bile başka bir şeye dönüşmüştür. Ve dünya başka bir şeye dönüşmüştür.

Ama korkmayın. Herkes birisine dönüşmek ve en nihayetinde birisi olmak zorunda… Ve doğa her zaman ileriye atılıp dönüşmek, dönüşmek ve dönüşmek…

Yaşam’ın hareketleri

Yaşam, her zaman gelişme ve kendisini sürdürme eğilimdedir. Ama bu hareket, korkunç bir canlılık ve hızla sürer. Yaralanan, zayıflayan, rüzgarın karşısında direnemeyen hızla yaşamın yelpazesinden silinir ve yeni filizlere bırakır yerini.

Ama yaşam, bakterilerden insanlara kadar inanılmaz şekilde karmaşıklaşmıştır. Ve yaşam, insan ve onun kurduğu uygarlıkla birlikte; kendi kendisinin gelişim eğilimini ketleyebilme gücünü de kazanmıştır. Çünkü insan gücünü zayıflıktan çıkarmış ve eli ve beyni sayesinde, doğanın karşısına çıkabilmiştir.

Böylece kültür, bir bakış açısından doğanın ve yaşamın uzantısı olsa da, aynı zamanda onun karşıtına dönüşebilir. Çünkü insan hem doğaya, hem de kendi türüne egemen olup ona zarar verebilme / kötülük yapabilme yetisine sahiptir. İnsan uygarlık sayesinde, hem yaşamı hem de ona ilişkin anlaşını eğip bükme yeteneği kazanır. Çünkü artık dile ve sembollere sahiptir.

İşte tam da bu noktada, yaşamın güçleri, yanlış bir uygarlık ile birlikte gelişimini çürümeye bırakmaya başlar. Bu uygarlığın dünyası giderek verimsizleşir. Su kaynakları kirlenir ve hava zehirlenir. Böyle bir ekosistemde hastalıklar türer. Ve insanın insana zulmü, giderek insanlığın ve değerlerin çürümesi ile sonuçlanır.

Biz eğer bu dünyada yaşamak zorundaysak, evet bu dünyada doğru bir hayat yaşamak değil, yanlış hayat olağandır. Ve böyle bir dünyada iyilik ancak bir rastlantı anı ve riya olacaktır. Kötülük ise bir yasa ve örtülü ama yaygın bir bıçak.

Kötülük doğaldır

Bu cümlenin, çürütülmesi kolay görünüyor. Doğada kötülükle karşılaşmayız. Hayvanlar birbirleri ile mücadele ettikleri kadar birbirileri ile dayanışırlar da çünkü. İnsanla başlar artniyet, cahillik ve kötülük. Üstelik Sokrates’in söylediği gibi, kötülük bile ancak bir cahilin seçimi değil midir? İyi insan, kötülükle hem kendi mutluluğunu hem de polis’in mutluluğunu yok edecektir çünkü. Bilgeler ise, erdemin gölgesinde mutlu olurlar.

Ama insan kendisine uygarlıkla birlikte ikinci bir doğa yaratmamış mıdır? Ve bu doğa onun dünyası haline gelmemiş midir? Öyleyse kötülüğün de doğal olduğu söylenebilir bir bakıma. Çünkü kötülük, adil olmayan ve insanların kendilerini geliştiremedikleri, yaşamın değerlerine ulaşamadıkları bir dünyada olağandır. Yani yanlış bir hayatın meyvesi, kötülük ve çürümedir. Guy Debord’un Gösteri Toplumu’nda söylediği gibi, çivisi çıkmış bir dünyada doğruluk anı ancak bir tesadüftür.

Üstelik dünyanın her gün daha iyiye gidececeğini kim garanti ediyor? Kişisel gelişim uzmanları mı? Yaşam belki de bir süre gelişmiş, sonra da hastalanmıştır. Michel Henry, karamsar bir şekilde uygarlığın barbarlığa ve çürümeye sürüklendiğini söyler:

… barbarlık, yani yaşamı gerçekleştirme kiplerindeki gerileme, büyümeye getirilen sınır, gelişmesinin doruğundaki bir kültüre dışarıdan gelen anlaşılmaz ve ölümcül bir olay değildir. Barbarlığın toplumsal faaliyetin her alanına art arda bulaşma tarzı, insani bir dünyanın organik bütünlüğünde estetik, etik ve dinsel boyutlarının adım adım yok olması, bütün kültürün ve somut gerçekleşme kiplerinin, özellikle en yüksek kiplerinin kaynaklandığı ilke olarak anlaşılan varlığın özünü etkileyen bir süreçten yola çıkarak kavranır: Barbarlık bizatihi yaşamın bir hastalığıdır.

Barbarlık, Michel Henry, s.34

Ama bu tespit ettiğimiz, kötülükle yanlış hayatın ilk ilişkisel katmanıdır. Evet, yanlış bir dünyada yanlış bir hayat yaşanır ve yanlış ilişkiler doğrurur. Bu ilişkiler adalet ve doğruluktan uzak, çarpıtılmış ve araçsallaşmıştır. Kant’ın ”insan araç olarak düşünülemez” mottosunun tam tersini yaşarız bu dünyada. Araç olmayan bir insanı ve onun içsel bütünlüğünü tasavvur bile edemeyiz çoğumuz. Ama yine de, kötülüğün ikinci katmanı daha karanlıktır.

Kötülük ve hınç

Yanlış hayatın ikinci önemli meyvesi hınçtır. Ve bu meyvenin tadı, olabildiğince acıdır. Çünkü hınç, yanlış hayatın faturasının kimseye kesilememesinden kaynaklanır. Ortada bir hayal kırıklığı ve öfke vardır. Her duygu gibi, bu duygu da eyleme dönüşmek ve yaşanmak zorundadır.

Fakat hınç, açıklıkla yaşanabilen bir duygulanım değildir. O kişinin ilişkilerine ve yaşamdaki devinimine yayılır. Kişinin tepkiselliğinin artmasına, gösteremediği öfkesini fırsat bulduğunda çok hızla zalimleşerek ya da zulümle çok hızlı şekilde eklemlenerek öfkeye eklemlenebilmesine yol açar.

Zehirli bir duygulanımdır hınç. Ama adil olmayan bir dünyada hayal kırıklıklarının sürekliliği ve büyüklüğü, hıncın bir emniyet sübabı ve hastalık olarak mecburen ortaya çıkmasına sebep olur. Yanlış yaşam, ister istemez hayal kırıklığı, öfke ve hınca yol açar. Hınç da insanın ahlaki olandan sapmasına ve kötülüğe meyletmesine kolaylıkla sebep olur.

Burada kötülük kavramını kolaylıkla kullanmamız eleştirilebilir. İlk etapta kötülüğü, gündelik hayattaki ilk anlamıyla, yani birisine zarar verme ve ahlaki olarak uygun olmayan davranışta buluma olarak ele aldık. Ama daha derine indiğimizde, kötülüğün, yapanı da çürümeye ittiği görürüz. Çünkü kötülük, kişinin hem öteki ile ilişkisine ket vurur hem de ilkelerini ve duygularını zehirler. Kötülük, kişinin ilk etapta faydasına olsa bile orta – uzun vadede kederini ve mutsuzluğunu arttırır.

İşte kötülük nasıl, kişinin güçlerinin ve yeteneklerinin azalması manasına geliyorsa; benzer şekilde kişinin gücünün ve sevincinin azalması da çürümeyi ve kötülüğü çağırabilir. Bizim iddiamız da buna dayanıyor. Yanlış bir hayatın ve dünyanın içinde olmak, kişinin kötülüğe yönelmesine yol açabilir.

Biz bu noktada, kötülüğü anlamaya çalışırken, aslında araştırmaya devam etmiyoruz, insanlarla ve kendimizle empati yapmaya çalışıyoruz. Ve bugün zayıf yanımızı seçiyoruz, çünkü itiraf etmeye çalışıyoruz kötülüğe ne kadar meyilli olduğumuzu:

Kasırgaların kız kardeşi fırtınalar; güzelliğini kabul etmediğim mavi gökkubbe; yüreğimin imgesi ikiyüzlü deniz; bağrı gizemli dünya; öteki gezegenlerin halkları; bütün evren; onu cömertçe yaratan Tanrı, sana yakarıyorum: İyi bir insan göster bana..! Lütfun on katına çıkarsın doğal güçlerimi; çünkü bu canavarı görünce şaşkınlıktan ölebilirim: Daha azı için bile ölünebilir.

Maldoror’un Şarkıları, Comte De Lautreamont, s.37

Hangi hayat yanlış?

Norveçli ressam Munch, günlüğüne şöyle yazar: ”İnsanlara ve dünyaya kendimi bazen o kadar yabancı hissediyorum ki, o an yanlış gezegene gelmiş olduğumu sanıyorum.” Buna benzer hisleri zaman zaman hepimiz yaşarız. Belki de bu kopukluğun hissedilmesi insan olmanın parçalarından birisidir.

Yani her yabancılaşma, yaşadığımız hayatın yanlış olduğu manasına gelmiyor olabilir. Dahası, karamsar düşünüldüğünde her hayat yanlış bulunabilir, çünkü insan daima eksik ve ara-da-dır. Tamamlanmamışlık onun parçası olarak kalacaktır her daim.

Hayatın doğru ya da yanlış olarak adlandırılması bile, tercih olduğuna göre, yargılarımızı da seçimlerimize göre vereceğiz. Ne de olsa insan olmak seçim yapmak, vazgeçmek ve seçimlerle yaşamını inşaa etmektır.

Ama yine de içinde olduğumuz yaşama ilişkin belli bir farkındalığımız var. Ve belli bir düzeydeki esenliği ve sakinliği hepimiz arıyoruz. Ve belki de bu durumu bile seçiyoruz. Hangi durumda esenlik ve huzur içinde olacağımızı. Hangi durumdan şikayet edeceğimizi. Ve nerede huzur bulmayacağımızı. Bunları seçebiliriz.

Ama dünyayı yeniden yaratamayız. Ve onunla aramızdaki uyumsuzlukları yok sayamayız. Çünkü bunları yok sayan, bizzat kendisini yok sayar. Yani oradayızdır. Ve orada olarak, oradaki her şeyden ve herkesten nefret ederek, yanlış bir hayat yaşayarak ama yine de ironiye ve şakaya sığınarak yaşayabilsek bile…

Kaçamadığımız şeyden kaçamayız. Bir kaderden bahsetmiyorum. Yaşam değişir, inişler ve çıkışlarla doludur. Bir gün doğrudur yaşamımız bizim için, bir gün yanlıştır, bir gün gelişiriz, bir gün çürürüz… Bu dinamikliği kabul etmek gerekir. Ve bir hayat yanlış bir noktaya geldiğinde, yanlış hayatın içinde olunduğunda, bu hayatı değiştirebilmek gerekir. Bunun aksi, insanın hırçınlaşması, kötü bir insana dönüşmesi, çürümesi manasına gelir. Hem gelişim, hem de çürüme insan için olağandır.

İdeallerimiz bizi kurtarabilir mi?

İçerisinde olunan çürümeye rağmen, insan kafasını yukarıya kaldırabilir kimilerine göre. Ve mücadele ederek bataklıktan kurtulabilir. Ama bu mücadelenin, doğur şekilde yapılmazsa boğulma ile sonuçlanabileceği de açıktır.

Yanlış bir hayatı kabullenmektense, elbette ki idealleri için mücadele etmek evladır. Ama bu mücadeleyi hangi tepkiler şekillendirir? Eğer bu tepkiler de içinde olunan sisteme ilişkinse, bu sistemden ne kadar özgürleşebiliriz?

İdealler, içsel güçten doğduğu oranda ve harekete geçirici oranda oldukları oranda bizi canlandırırlar. Ama tutkuya dönüştüklerinde, bizi kendilerine hapsetme gücüne de sahiptirler. Novalis şöyle söyle: ”Bütün tutkular, bir trajedi gibi biter. Her tek yanlı şey, ölümle son bulur.” (Fragmanlar, Novalis, s.123) Spinoza da benzer şekilde tutkuların insanı köleliğe sürüklediğini söyler.

Öyleyse idealler ve hayaller bile bir mücadele alanıdır. Novalis ekler: ”Hayalgücü insanın tanrılık organıdır.” (Fragmanlar, Novalis, s.103) Hayal kurmak, insanın gerçekliği değiştirme potansiyelinin kaynağıdır. Ama onun kurguda ve hayalde boğulmasına da yol açabilir.

Sonuç olarak, ne hayallerin, ne de tutkuların bizi içinde olduğumuz mücadeleden kurtarmayacağı açıktır. Her hayat doğrudur. Her hayat yanlıştır. Bu iki cümleden hangisini seçtiğiniz bakış açınıza göre değişir. Ve bir bakış açısına sahip olmak yani bu cümlelerden birisini kurmak, bir tercihtir. Sürüklendiğimiz enkazı yorumlamak ve onu anlamak zorundayız hepimiz.

“Yanlış hayat ve kötülük” için bir cevap

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: