Birisinin sesini unutmak

Birisinin sesini unutmak, neden hüzünlüdür? Bu fenomen, nasıl bir geri dönüşsüzlüğü anımsatır bize? Neden unuttuğumuz bir yüzü yalan yanlış da olsa hayal edebilirken, unuttuğumuz bir tınıya bu kadar yabancılaşırız?

Bu yazıda hafıza fenomeni üzerine; ses ve unutuş dolayımında düşünmek istiyorum. Her gün hafızamız tazelenirken, hatırlama ve unutuş birbiri ile yarışır ve hatta dans eder. Ve hafızanın sınırındaki uçurumdan düşenler, geri dönmemek üzere sessizliğe karışırlar. Belki de yeniden parçamız olmak için (bilinçdışı bir düzeyde). O halde birisinin sesini unutmak neden dramatik hale gelir? Sesin ve hareketin canlılığının hayatımızdan çıkması, bizi nasıl eksik yapar? Birisinin sesini unutmak neden onu tamamen kaybetmektir?

Hafıza ve yaratıcılık

Hafızanın insanlık için önemi çok büyük. İnsanlar, hayvanların aksine bilgi ve deneyim biriktirebildikleri için gelişip ilerleyebildiler. Ama hafıza yazılı olduğunda mı kalıcılık kazanmıştı? Bunu söylemek zor, çünkü yazı insanlığın çocukluk değil gençlik buluşudur.

Ama yine de sözlü ve yazılı aktarım arasında bir kesinlik farkı yok mudur? Ne de olsa hafıza, her insanın dünyayı görüşü ile birlikte şekillenir. Ve bir hikaye, her ağızda farklı dile gelir. Çünkü dünyası farklı olan, hikâyelerinde farklı anlar ve aktarır.

Ama yazılı kayıtlar bile bu durumu değiştirmiyor belki de. Tam da bu yüzden, tarih disiplininin bilim olup olmadığı hala tartışılıyor. Ne de olsa kayıt yutan, hem kendi dünya görüşüne rağmen, hem de diğer tarihsel belgelerin dünya görüşlerine ve kisiselliklerine rağmen objektif olmaya çalışır. Tarihçi bunu başarabilir mi? Bu ayrı bir konu. Ama biraz yaratıcılığa ihtiyacı olduğu açıktır.

İşte hafızanın yaratıcılıkla ilişkisi bu noktada nüvelenir. Hepimiz her gün değişiriz. Her gün kelimelerimiz ve dünyaya bakış açımız değişir. Yani dünyamız değişir. Hal böyleyken hafızamız sabit kalabilir mi? Hafızanızdan işimize gelmeyen parçaları çıkarmıyor muyuz?

Bunu en iyi Proust romanlarında anlarız. Kayıp Zamanın İzinde kitabında, çayın yanında yenen bir parça çikolatadan bir yaşamöyküsü doğuverir. Proust hatırlar gibi yaratır, yaratır gibi hatırlar. Ve hafızanın kendine özgü ritmini, sonsuz canlılığını ve sürekliliğini göz önüne koyuverir romanları ile.

Hatırlamak bir projedir

Bu başlık gereğinden iddialı olmuş olabilir. Ama hafızanın, seçimlerimiz ve eğilimlerimiz doğrultusunda seçici şekilde işlemediğini iddia etmek zordur. Dünyaya bile seçici şekilde bakmaz mıyız? Karamsar hep kötü ihtimalleri düşünürken, iyimser ve özgüvenli insan her yerde hata ve düş kırıklıkları görmez mi?

Bir geçmişe sahip olmamız için, bu geçmişi geleceğe yönelik bizatihi projemizle ayakta tutmamız gerekir, geçmişimizi bir yerlerden almayız; ama olumsallığımızın zorunluluğu bu geçmişi seçmememizin imkansızlığını içerir.

J. P. Sartre, Varlık ve Hiçlik, s. 592

Hafıza da böyle çalışır. Freud çok kere hastalarının gerçekliğe dayanabilmek için hatıralarını bilincinde olmadan değiştirdiğini ya da tamamen yeni anılar uydurduklarını söyler. Ama bu tanıklığa gerek var mı? Bizler bu durumu kendimizde bile gözlemlemez miyiz? Bize zarar veren ve moralimizi bozan anıları unutmaya çalışmaz mıyız? Ya da zaman zaman, başımıza gelmiş kötü bir olayı öğretici olduğu için sahiplenirken, başımıza gelmiş iyi bir olayı bize anımsattığı bazı hisler yüzünden unutmak istemez miyiz?

Böylece bütün geçmişim ısrarcı, acil, dayatıcı olarak ordadır; ama bu geçmişin anlamını ve bana verdiği buyrukları, amacımın bizatihi projesiyle ben seçerim.

J. P. Sartre, Varlık ve Hiçlik, s. 593

İşte tam da bu yüzden, hafızanın bir proje dahilinde işlediği iddia edilebilir. Ama yine de kontrol edilebilen bir şey değildir hafıza. Onun kendi yasaları ve doğası vardır. Bu alana girdiğinizde kendiniz olarak bu yasaların içinde var olmaya çalışırsınız. Aynı rüyalar gibi, hafıza da tekinsiz bir alandır.

Anılarımızı bilinçli ya da bilinçsiz olarak, bazı açıları dahil edecek ya da hariç tutacak şekilde yönlendiririz. Bu durumda anılarımız kurmaca mıdır?

Gerçeklik Açlığı: Bir Manifesto, David Shields, s.84

Hatıralarda dünya yeniden kurulur

Yeni bir renk öğrenerek dünyasını genişleten insan, hatıralarına da bu rengi katar mı? Bu sorunun cevabı ilk anda olumsuz gibi görünür. O halde şöyle soralım: Hatıralar kafamızın içindeki video kayıtları mıdır? Play tuşuna basmamızı mı bekler bir ekran.

Eğer böyle olsaydı hatıralarımızı manipüle edemezdik. Ama bunu rahatlıkla yapabildiğimizi biliyoruz. Yine de bu oyunun da bir sınırı vardır. Bazen yitik bir yüzü hiç hatırlayamadığımız da olur çünkü. Bu noktada bir dünya sona ermiş, yeni bir dünya başlamıştır.

Fakat görsel hafıza, çok daha manipüle edilebilirdir. Ne de olsa sürekli renkleri ve şekilleri görür ve birbirine katarız. Ressamlar bunları kullanarak yepyeni dünyalar kurmuyor mu? Aynı müzisyenlerin yeni besteler yapması gibi.

Ses yeniden yaratılamaz

Rüyalarımız renkler, karanlıklara ve korkularla dolu. Ve her gece bunlar yeniden bedenlenip görsel hale gelebiliyor bizim için. Korkularımız bazen geçmişten unutmak üzere olduğumuz bir yüzü çağırıyor, bazen bu yüzü yeniden yaratıyor ve bizi bu yüzü tanıdığımıza inandırıyor.

Yani rüyalar renkleri bir araya getirerek bir dünya kurabiliyor. Ve hafıza yaratabiliyor dünyanın görünen bir yüzünü. Peki dilsel yani sesle ilgili hafıza için bunun aynını söyleyebilir miyiz?

Aslında bazı düzeylerde görsel hafıza ile dilsel hafızanın benzer çalıştığı söylenebilir. Örneğin unutmak üzere olduğumuz bir yüzü unutuşun kenarından çekip çıkarabiliriz. Aynı şekilde, unutmak üzere olduğumuz bir sesi de uçurumun kıyısından kurtarabiliriz. Ama bir sesi yeniden yaratabilir miyiz?

Birisinin sesini nasıl unuturuz? Geçmişten bir yüzü yarım yamalak hatırlayabilsek de, bir sesi bu şekilde hatırlamayız. Belki bazı kelimelerin söylenişi ya da bir vurgu aklımızda kalabilir. Ama bu kırıntılardan bir cümle kurabilir miyiz?

Fark ettiğimiz farklılık, yani sessel ve görsel hafızaya ilişkin farklılık, bir derece farkı (nicelik) olarak düşünülebilir. (Özellikle zihin felsefesi açısından.) Ama duyulan ve görülen dünyanın birbiri ile farklı nitelikleri olduğu da açıktır. Bu noktada sesin ne olduğu üzerine düşünmeliyiz. Ancak bu şekilde birisinin sesini unutmanın anlamını kavrayabiliriz.

Ses devinimdir

Sesin fiziksel oluşumunu biliyoruz. Titreşen ve enerji salınımı yapan nesneler, havada bir dalgalanmaya sebep olur. İnsanlar ve bazı canlılar bu titreşimleri anlayıp yorumlayabilme yetisine sahiptir. Yani duyma organına / yetisine sahip canlılar dünyanın titreşimine açık hale gelirler.

Bu titreşim, aslında bir devinimdir. Yani bir şeyi ya da olayı duyarak, onun titreşimine ve devinimine katılırız aslında. İşte tam da bu yüzden, birisinin sesini unutmak, bu kişinin devinimini sonsuza kadar kaybetmek manasına geldiğinden hüzünlüdür bence. Artık bu sesle birlikte seslenmenin, bu titreşimle birlikte devinmenin, bir anlamda dans etmenin ihtimali ortada kalkmıştır çünkü.

Bu sesle yani bu titreşimle ilgili hafızamızda bir kayıt olabilir. Ve bu kayıt bir süreliğine canlılığını sürdürebilir. Bu haliyle bile, bize bir ses katar yani bir devinim türü önerir. Ama yaşam hiçbir aşamada durmaz. Gelişip güçlenen yoluna devam eder, zayıflayan ve artık işimize yaramayan bizi terk eder. Kullanılmayan organ küçülür. Kullanılmayan ritim görüş alanımızı terk eder.

Yine de Swann evine döndüğünde ona ihtiyaç duydu; yoldan geçerken bir an gördüğü bir kadına adını bile bilmeden aşık oluveren, onu bir daha görüp görmeyeceğini bilmeyen, ama hayatona, kendi duyarlılığının değerini arttıran bir güzelliğin suretinin girdiğini hisseden bir adam gibiydi.

Proust, Kayıp Zamanın İzinde, Swan’ların Tarafı, s.213

Birisinin sesini unutmak yeni bir dünya yaratmaktır

Sonuç olarak, birisinin sesini unutmanın yani onun ritmini kaybetmenin, bize yeni bir dünya ve ritm sunacağı söylenebilir. Ne de olsa insan her zaman dönüşür ve hareket eder. Değişen insanın dünyası da değişir. Ve bu değişen dünyaya sürekli bir şeyler eklendiği gibi, sürekli bir şeyler de eksilir. Bu hareket içinde, bazı olaylar geri dönüşsüzdür. Belki de tüm olaylar geri dönüşsüzdür. Ama biz bu durumu bazen fark ederiz.

Sen ve yağmur.
Başa dönemezsiniz.
Öyle bir yol yürüdünüz ki ancak
dönüş yolunu yok ederek gelebilirdiniz
inişiniz bir iniş olurdu başa dönmemecesine.
Yağmur yalnız yağarken yağmurdur
sen yalnız senken sensin
burada kalamazsın ve başa dönemezsin
gitmek zorundasın
kovalanan bir Yahudi gibi

İsmet Özel, Of Not Being A Jew şiirinden.

İnsan neden sürekli bir yerlere doğru giderken, kaybettikleri için hüzünlenir? Sahip olduğunu düşündüklerinden vazgeçmek istemediği için mi? Değişmekten korktuğu için mi? Yeninin korkunçluğu yerine sahip olduğumuzun güvenliğini aradığımız için mi? Yoksa tanıdık olanın şefkatine de ihtiyacımız olduğu için mi?

Her halükarda, hem kaybetmeye hem de kazanmaya açık olmamız gerekir. Ve bu yolda kaybettiğimiz sesler olacağı gibi, kazanacağımız yeni sesler de olacak. Tam bu noktada kaybetmeyi unutmak yerine anlamak daha sağlıklı görünüyor bana. Böylece belki elimizdekinin kıymetini bilmeyi öğrenebiliriz. Öğrenemeyebiliriz de. İnsanın öğrenebileceği ve gelişebileceği sadece bir varsayımdır.

İster iyimser, ister karamsar olalım, kaybettiğimiz bir sesin hüznünü kolay kolay reddedemeyiz.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: