Platonik aşk neden tehlikelidir?

Platonik aşk acı ve mutsuzlukla ilişkilendirilse de; çok derinde konforlu ve bencilce olabilir mi? Aşkımızı başkasının gölgesine adarken, başkasının yokluğunu fırsat bilip kontrollü ve güvenli bir acıdan haz mı alıyoruz?

Platonik aşk, aşkın en saf hali mi, yoksa onun en bencilce hali mi? Aşık, başkasına “beni neden sevmedin” diye sorarken, kendi düşlerinin sıcak yatağına mı gömülür? Ve kendisinin kırılgan olmadığı ve bir karşılaşma yaşamadığı bir ilişkide, kendisine olan aşkını mı beslemektedir? Çünkü arzunun ikili oyunu, haz ve acıyı kişiye aynı anda kokteyl halinde sunar.

Platonik aşk neden tehlikelidir ve neden konforludur?

Platonik aşk ve hayal

Aşkın nasıl ve ne zaman başlayacağını hiçbirimiz bilemeyiz. Bazen bir gülümseme, bazen saçlara düşen bir ışık huzmesi, bazen bir bakışla başlar. Sevgiyle yavaşça yükselir ve ne olduğunu bilmediğimiz bir anda aşığızdır. Ve aynı şekilde, hiç fark etmediğimiz bir anda soluverecektir.

Bazı ilişkilerdeyse, aşkın bitişi gecikir. Aşk bazen ayrılıktan sonra, bazense hiç kavuşamadan tek taraflı şekilde sürer. Aşk yalnızlaştığında, hayallere karışmaya başlar. Çünkü aşk gerçekliğe yönelsin ya da yönelmesin, her zaman umutla birlikte ilerler. Umut gerçekçi değildir ve kişiyi uzun süre peşinden sürükleyebilir.

Ama bu umut bir hayale de yönelebilir. Bu aslında bir yankıdır. Gücünü gerçek bir insandan alsa da, bu insanla aramızdaki duygulanımsal ve hayali bir topografyada yaşamını sürdürebilir.

Demek aşk bir takıntı halini aldığında, hayallerin karanlık yönüne sığınır. Artık hayal edilen, canlı değildir. Bizim hazlarımızı ve duygusal ihtiyaçlarımızı karşılayacak bir kukladır. Ve bu kukla, belki de tam ihtiyacımız olan şeydir: Bizi tatmin etmeyeceği kesin olsa da, bize sunduğu acıyı da yarıda kesmeyecek bir yoldaştır o.

Bu kuklanın cansızlığı, platonik aşığı daha da kışkırtır. Çünkü platonik aşığı motive eden, arzu edilenin yokluğu ve eksikliğidir. Aşık aslında bağlandığının bir hayalet olduğunu bilir. Ama bu hayalet, tıpkı Frankestein gibi bir gün canlanabileceği vaadini verir aşığa, ki bu vaad yoksunluğa ilişkin arzuyu daha da güçlü kılar.

Platonik aşk, arzu ve yoksunluk

Platoncu aşk, arzunun gücüne ve yoksunluğa dayanır. Platon’un Şölen’inde, Platoncu aşk detaylı şekilde ortaya koyulur ve tartışılır. Bu aşk teorisi, pek çok insanın aşk ve ilişki modeline kaynaklık etmiştir.

Platon, aşk teorisini Sokrates’in dilinden anlatır: Aşk, Platon’a göre önce karşı cinse duyulan cinsel arzu ile başlar. Bu arzu, evliliğin de temelindedir, insanlar aşk tarafından birisiyle birlikte olup onunla çoğalmaya güdülürler. Ama bu güdünün temelindeki aşk, cinsel arzu ve romantik aşk ile sınırlı kalmaz.

Platon’a göre daha rafine zevkleri olan insanlar, bir süre sonra karşı bedene duydukları arzuyu aşıp, entelektüel olarak birlik kurabilecekleri, tartışıp birlikte üretebilecekleri ve eğitebilecekleri daha nadide bedenlere yönelirler. Bu kişilerin arzusu artık bir beden sahip olmak değil, birlikte yaratma arzusudur.

Bütün insanlar hem ruhen hem bedenen gebe kalırlar Sokrates ve belirli bir yaşa geldiğimizde doğurmayı arzular doğamız. Ama çirkinle değil, güzelle mümkündür doğurmak… Zaten Güzellik de üremeye eşlik eden, bir Yazgı, bir Doğum Tanrıçasıdır. Bu yüzden gebe bir varlık ne zaman bir güzele yanaşsa sevimli hale gelir, neşesinden gevşeyip rahatlar, doğurur ve üretir… İşte aşk da güzelin aşkı değildir, … Güzel sayesinde doğurmanın ve üremenin aşkıdır.

Platon, Şölen, s.133-134-135

Platon, her insanın ölümsüzlük arzusuna sahip olduğunu, tam da bu yüzden herkesin kendi meşrebince üremek istediğini söyler: Halk çocuk yapar, sanatçı sanat eseri üretir, politikacı daha iyi bir ülke kurmak için çaba harcar, eğitmen öğrencisini yetiştirir. Platon’a göre, Felsefe en büyük mutluluğu sağladığından, en yüksek üretim ise bu alanda olacak ve meyvesini de erdemli ve mutlu yaşam olarak verecektir.

İşte sevgili Sokrates, güzelin bizzat kendisini temaşa ettiğin an, hayatın tam da bu anı, başka her anın ötesinde, insan için yaşanmaya değer bir andır.

Platon, Şölen, s.146

Platon’un ortaya koyduğu bu aşk teorisi, Platonik aşk kelimesine de kaynaklık eder. Çünkü Platoncu aşk, arzuya ve yoksunluğun gücüne dayanır. Kişiler sürekli kendilerinde olmayanı arar ve onun peşinden sürüklenirler. Bu yolculukta pek çok meyve verseler, mutluluğa zaman zaman erişseler ve yaşamlarını iyileştirebilseler bile; en nihayetinde onları peşinden koşturan arzu onları susuz bırakacaktır.

Eros hep sefildir ve o çoklarının zannettiği gibi duyarlı ve güzel olmaktan çok uzaktır. Tam tersine sert ve kabadır, yersiz yurtsuz ve yalınayaktır, yataksız döşeksiz hep yerde yatan, kapı önlerinde ve yol kenarlarında açıkta uyuyan, annesinin doğasına sahip olduğundan hep yoksunluk içinde yaşayan biridir. Ama babası bakımından iyi ve güzel şeylere tuzak kuran, yürekli, gayretli, istekli, usta bir avcı, hep birtakım planlar kuran, düşünceyi arzulayan ve veren, yaşamı boyunca felsefe yapan, usta bir hokkabaz, usta bir büyücü ve sofisttir o.

Platon, Şölen, s.125

Platon’un Eros tasviri de bu aşk fikrine dayanır işte. Günümüz kültüründe bile, aşk deyince aklımıza buna benzer bir fikrin geldiği söylenebilir. ”Sevgililer kavuşursa sevgi ve mutluluk, kavuşamazlarsa aşk olur” diyen yaygın sözde tespit edildiği gibi. Aşk çoğu zaman ilişki başlamadan ya da ilişki bittikten sonra alevlenir bu yüzden.

Platonik aşkın tehlikeleri

Platoncu aşk teorisi, sevgiyi arzuya eşitler. Bu durumda arzu yoksunluk manasına geleceğinden, sevgi de bütünleşmeye değil, eksilme ile tanımlanmaya başlar.

Platon’a göre sevgi bütünlük değil, arayıştır; tatmin olmuş mükemmellik değil, yiyip bitiren yoksulluktur… Ancak arzulanan sevilir, ancak yoksun olunan arzulanır. Her sevgi yokluk ya da aşkınlıktır… Bu aslında Platonculuğun uçurumudur: Varlık başka yerdedir! Varlık eksik olandır! Mağara mitini yeniden okuyun. Sevginin içimizde kazmaktan vazgeçmediği şey bu uçurumdur.

Andre Comte-Sponville, Cinsellik, Aşk ve Ölüm, s.47

Burada aşka ilişkin genel bir teori ve kavrayışla karşılaşırız. Aşk tutku, yoksunluk ve arzu ile peşinden sürüklendiğimiz bir fırtına olmak zorundaysa ve aşk tek romantik ilişki biçimiyle; aşk bittikten sonra insanlar nasıl birlikte olurlar? Bu durumda aşk bittikten sonra birbirine sevgi duymanın bir yolu var mıdır? Evlilik yani yaşam arkadaşlığı ya da uzun süreli bir ilişki mümkün müdür?

Platoncu aşık, sevdiğine hiçbir zaman ulaşamayacağını kabul eder. Çünkü aşkın ilk heyecanı, bir ateştir. Bu ateşin içinde ulaşılabildiği kadar ulaşılır sevilene. Ateş bittiğinde ise artık ulaşılacak bir sevgili kalmamıştır. Arzu ya yoktur ya da sonsuzdur. Çünkü Platoncu aşk, imkansıza yönelir.

Ama bu aşkın ve sevginin tek hali mi? Aşk yerini birlikte yaşamı keşfetmenin ve birbirine destek olmanın lezzetine bırakamaz mı? Birbirine destek olacak daha stabil bir ruh haline ulaşmak ve hayal kırıklıklarına karşı birbirine destek olmak neden önemsiz olsun ?

Dahası, bir ilişkinin sürekliliği için mücadele etmek, zamanın ruhuyla da mücadele etmek manasına gelebilir. Zamanın ruhu eğer hızlı tüketimi öneriyor ve arzu ile yoksunluk duygusunu sürekli dürtüyorsa, bunun aksi olan süreklilik ve yavaşlık, bir ilişkide uğruna mücadele edilecek bir şey olabilir.

Sonuç olarak, Platoncu aşk modelinin elimizdeki en doğru aşk teorisi olduğu son derece tartışmalıdır. Bunun yerine, aşkın karşılıklı sevgi ve emeğe dönüşebildiği daha az arzuya dayanan bir ilişki modeli geliştirebiliriz. Dünyayı birlikte keşfetmek ve hatta ona birlikte katlanmak, hiç de az şey olmayabilir.

Spinozacı aşk ve yaşama sevinci

Spinoza ise, aşk kavramına bambaşka yaklaşır. Spinoza, sevgi ve aşkın yaşama sevincimizi arttıran bir ilişkilenme biçimi olması gerektiğini söyler. Yaşama sevinci, gelişmek, mutlu olmak ve yaşamdan zevk almaktır.

Yaşama sevincini arttıran her karşılaşma ve olay iyi ve faydalıdır Spinoza için. Aşk da işte bu durumdan farksızdır. Aşık, sevdiğine yönelir, çünkü onunla birlikte olmak ve dünyayı onunla deneyimlemek onun sevincini ve gücünü arttırır. Evet ilişkinin başında merak daha güçlüdür belki ama merağın arkadında arzunun güdüsü değil, conactus’un gücü vardır. Ve heyecan, yaşama sevincinin gücünden gelir.

Aslında Platoncu aşk ile Spinozacı aşk arasında kesin bir ayrım olmayabilir. Her ilişki, ilk döneminde Platoncu kutuba daha yakındır belki de. Ve ilişki ilerleyip derinleştiğinde, mümkün olabilirse Spinoza kutbuna geçilir. Ama bu iki kutbun da imkansızlığını kimse iddia edemez. Ve aşkı bu kutuplardan hiç birine indirgeyemeyiz / indirgememeliyiz.

Fazla güvenlik ihtiyacı

Bu noktada bir kişi ile aşkın ilk heyecanının ötesinde duygusal ilişki kuramamak bir tür güvenlik ihtiyacı gibi görülebilir. Ne de olsa insanın kendi gerçekliği ile karşılaşması gibi, ötekinin gerçekliğiyle karşılaştığı bir nokta da vardır. Ve bu noktada, nasıl kendimizi kendimize rağmen seviyorsak, başkasını da ona rağmen sevmek zorunda kalırız. Bağlılığın zorlu sınavı budur işte.

Burada gizli bir narsizme dikkat çekiyor olabiliriz. Çünkü insan, ister istemez geliştirdiği narsizm gereği kendisini her koşulda kabul edebilir ve sevebilir. Ama öteki’yi sevmesi için, kendini daha farklı bir tarzda sevmesi gerekir. Öteki’de yaşama sevincini arttıracak bir parça, bir karşılıklılık bulmadan ve birtakım başka özellilerine rağmen (çünkü kimse kimseyi her şeyi ile sevemez) onu sevmeden derin bir ilişki kurmak mümkün olmaz.

Yani duygusal ilişkilerde derinleş(e)memek de bir tür fazla güvenlik ihtiyacından kaynaklanıyor olabilir. Bu insanın paradoksudur: Sosyal ilişkilerde kendimizi insanlara açmak tehlikelidir, ama bunu açmadığımız sürece değişemeyiz ve gelişemeyiz. Bizler öyle canlılarız ki, gelişip değişebilmek için kendimizi incinebilir hale getirmek zorunda kalırız: Ama bu riski almak her zaman mantıklı mıdır?

Ve fazla güvenlik ihtiyacının başka bir hali daha vardır: Kendimizi kapılar arkasında konumlandırmak ve bir hayale aşık olmak. Buradaki ulaşamama da oldukça konforlu değil midir? Birisinden hoşlandığınızda ve onu kahve ya da bira içmeye çağırdığınızda ama o bunu reddettiğinde, hem rahatlar hem de üzülürsünüz. Çünkü bir tehlikeden ve heyecandan kurtuldunuz. Ama onu çağırmayarak daha büyük bir tehlikeden korunmaya çalışırken, Platoncu dev bir tehlikeye atılırsınız: Platonik aşk.

Bu noktada Platonik aşk da fazla güvenlik ihtiyacıdır. Çünkü yöneldiği hayali kendisinden bile korur. Ve o hayalin sıcak yüzüne sarılıp uyumak ister. Sarıldığı kendi narsizmi ve kendi sıcak yüzüdür aslında. O yüze bir yabancı dokunmuş mudur? Bu kuşkuludur. Güzel bir manzara görülmüştür elbet. Ama onun çağrısına kulak verilmemiştir.

Pek çok platonik aşık, sevdiklerine ulaştıklarında hayal kırıklığına uğrar. Çünkü onların sevdikleri aslında hayallerin tatlı huzurudur. Platonik aşık, sevdiğini kaybetmemek için hiçbir hamlede bulunmaz. Ama aslında kaybetmek istemediği, kendisine yarattığı içbükey dünyadır. Hayallerde yaşarsanız, kırılmazsınız ve kaybetmezsiniz çünkü. Ama risk almadığınız için hiçbir zaman kaybetmezsiniz de.

Sonuç: Platoncu aşk neden tehlikeli?

Aşka ilişkin tasavvurumuz, yaşamımıza ilişkin anlayışımızla paraleldir. Yaşam bizi neden heyecanlandırır? Peşinden koşacaklarımız, merak ettiklerimiz ve keşf edeceklerimiz için mi? Yoksa canlılığı, zenginliği, güzelliği, kırılganlığı için mi? Bu tercih, bize kalır.

Nasıl yaşıyorsak, öyle seveceğiz. Ve sevmeyi öğrenmeye çalışacağız. Arzunun oyununun dışına çıkabilecek miyiz? Sevdiğimiz kişiyi olduğu kişiye rağmen sevebilir miyiz? Ve birlikte dönüştüğümüz kişiyi ve birlikte inşaa ettiğimiz dünyayı sevebilir miyiz?

Bu soruları yaşamımızla cevaplamak zorundayız hepimiz. Bu cevabı verirken, yukarıdaki tehlikelerden hangileri ile nasıl yüzleşeceğimizi de belirleyeceğiz.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: