Sokrates Türk olsa Almanya’ya göç eder miydi?

Sokrates’in erdem ve sorumluluk öğretisi üzerinden, günümüz Türkiyesi’nde gençlerin geleceksizleştirilmeleri ve beyin göçü üzerine düşünürsek hangi sonuçlara ulaşırız? Sokratik bakış açısı bu durumda bize hangi açılımları sunar?

Bu yazıda Platon’un Kriton diyaloğu üzerine düşünmeye çalışalım ve soralım: Yaşadığımız ülke ile bağlarımız hakkında ne düşünmeliyiz? Bizi biz yapan yaşadığımız yer ve toplum yani en nihayetinde ülke ise, bu ülke politikacıları tarafından geleceğimiz çalındığında ne yapmalıyız? Kaçmak ya da ülkeyi terk etmek bir seçenek midir? Bunu yaparsak hangi sorumluluklarımızı terk etmiş oluruz?

İdam sabahında Sokrates‘i öğrencileri ziyaret eder ve onu kurtarabileceklerini söyler. Fakat kurtuluşun tek yolu Polis’i terk etmektir. Bu kaçışı neden seçmemişti Sokrates? Kendisini haksız yere cezalandıran şehri neden terk etmek istemez?

Neyi kaybedecekti kaçsaydı Sokrates? Biz bugün Türkiye’den kaçsak neler kaybederiz? Ve bizden neler çalındığı için kaçmak istiyor gidenler? Kalanlar nelere rağmen kaçmıyor? (Ya da kaçamıyor.) Beyin göçü hakkında ne düşünmeliyiz? Göç nasıl olur da en mantıklı seçenek alır gençlik için?

Kriton: Ödev Üzerine

Kriton diyaloğu, Sokrates’in idama mahkum edilmesinin sonrasını anlatır. Öğrencisi sabah erkenden Sokrates’in yanına gelir ve gardiyana rüşvet verdiğini ve Sokrates’i ölümden kurtarabileceğini söyler. Sokrates ise bu ihtimali sükunetle karşılar.

Öğrencisi üstadın bu sakinliğini anlayamaz ve hayal kırıklığına uğrar. Hocası ise bu kurtuluşun kendisi için mantıklı olup olmadığını tartışmalarını önerir. Çünkü doğru düşündüğü için yargılanan kişi, kaçmanın doğru olup olmadığından da emin olmak isteyecektir.

Bu cevap ilginçtir ama güçlü bir ruh için son derece anlaşılırdır. Ben zaten onlar gibi düşünmediğim için yargılandım ve suçlu bulundum der Sokrates. Şimdi kaçmak için, hakiki şekilde düşünmeli ve bu kaçışı kendi mantığım nezdinde haklı çıkarmalıyım.

Fakat diyaloğun sonunda kaçmayı değil, ölmeyi seçecektir Sokrates. Çünkü kaçmak, hem onun kendisini, hem Polis’i, hem de hakikati sonsuza dek değiştirecektir ona göre. Peki onun başka bir ülkedeki özgürlük yerine ölümü seçmeninin sebepleri nedir?

İlk sebep, Sokrates’in Polis’e karşı savunduğu görüşleri ve ilkelerini terk etmek istememesidir. Ona göre, yargılanması politik olduğu için, kaçışı da politik olacaktır. Ve bu kaçıştan sonra, Polis onun ilkelerinden vazgeçtiği sonucunu çıkaracaktır. Bu ise Sokrates’e göre hem kendi ilkelerine ve hakikate, hem de Polis’e ihaneti manasına gelecektir.

Sokrates, devletin rızasını almadan zindandan kaçıp giderse, bir kötülüğe yol açacağını düşünür. Çünkü bu kaçış, Polis’in yasasını yok saymak manasına gelecektir. Bu ise Sokrates’e göre en büyük tehlikedir:

Mahkemelerinde alınan kararlar bir defa hükmünü yitirdi mi, münferit şahıslar bu kararları bir kere hükümsüz sayıp ayaklar altına aldı mı, o devletin artık yıkılmadan ayakta durabileceğini mi sanıyorsun yoksa?

Kriton, Platon, s.49

Çünkü Polis’ten kaçmak, ülkenin etrafında kurduğu mutabakatı yıkmaktır. Sokrates’e göre, Polis bizi besleyip büyüttüğü, eğitimimizi ve kültürümüzü bize verdiğine göre, biz onun çocuğu ve kölesi sayılırız. Bu yüzden de ondan kaçmamız, bu mutabakata ihanet etmemiz olacaktır. Sokrates’e göre Polis bu durumda kendisini şu şekilde savunabilirdi:

Peki vatanına ve yasalarına karşı böyle bir tavır takınman mümkün mü ki, biz kendimizde hak görüp seni ortadan kaldırmaya teşebbüs edersek, buna karşılık sen de var gücünle vatanını ve yasalarını yıkıp yok etmeye kalkışacaksın, hatta erdemin peşinde koşan biri olarak bunu yaparak hakkaniyetli davrandığını öne süreceksin?

Kriton, Platon, s.53

Sokrates, hakikatin yoldaşı olduğundan, Polis’e yönelttiği keskin eleştiri mantığını, kendisine de yöneltir. Hatta ve hatta, Polis’in onu ”hatalı bir iş yaptığı taktirde kendisini ikna etmeye çalışmadığı” (Kriton, s.57) için de suçlayabileceğini söyler.

İkinci önemli sebepse, Sokrates’in Atina’yı terk etmesiyle, kendisini kendisi yapan değerler ve ortamı da terk edecek olmasıdır. Atina onu suçlayıp cezalandırsa da, ona yıllardır düşüncelerini özgürce ifade etme şansı vermemiş midir? Yıllardır felsefesini bu şehrin sokaklarında geliştirmemiş midir?

Kriton, onu davet eden komşu şehir devletlerinin yöneticilerinden haberler de getirir. Bu şehirlerin yöneticileri, böyle parlak bir düşünürü ülkelerine memnuniyetle davet etmekte ve onun yeni evinde özgür olacağını söylemektedir. Ama Sokrates bundan şüphelidir, çünkü bu devletler tiranlıkla yönetilmektedir. Bu şehirlerde Atina’da olduğu kadar özgür olamayacağından ve bu yüzden oraya göç ettiğinde artık Sokrates olmayacağından emindir.

İşte bu akıl yürütmeler ve içinde duyduğu erdem ve hakikat aşkı sayesinde, kendisini büyüten ve felsefesini geliştirdiği Atina zindanından kaçmaz ve ölümü seçer Sokrates.

Günümüz Türkiyesi ve beyin göçü

Sokrates’in kararlılığı ve fedakarlığı son derece etkileyiciydi. Ama hiçbirimiz Sokrates değiliz. Sokrates de 21. Yüzyıl Türkiyesi’nde yaşamadı. Öncelikle bugün içinde olduğumuz açmazlara bakmamız gerekecek.

Bugün zor olan nedir? Gençler ve geniş halk kitleleri olarak sistematik olarak fakirleştirilmemiz ve geleceksizleştirilmemiz mi? Yoksa geleceğin giderek daha da karamsarlaşması mı? Neden beyin göçü bugün bu kadar mantıklı geliyor pek çok genç insana?

Dünyanın ve ülkenin içinde olduğu bazı fırtınaları inkar edemeyiz. Ama gemici, kaptanın gemiyi fırtınada asgari bir mantıkla yönettiğini görmek ister yaşama ümidi olması ve miçoluk yapmaya devam etmesi için. Peki ya kaptan gemide delikler açıyor ya da gemiyi kayalıklara sürüyorsa? Gemi sakini ne yapmalıdır?

İçinde olduğumuz ilk açmaz, her şey kötüye giderken bir şeylerin düzeltilmesi için bir şey yapılamaması. Kimse birbirini ve gençleri dinlemezken ne yapılabilir ki? Hem politikada hem gündelik hayatta tüm ilişkiler güç ile yürütülürken ve akıl ikinci plana açılmışken?

İkinci açmaz, ilkiyle bağlantılı. Ülkemizde liyakat ödüllendirilmiyor ya da da dikkate alınmıyor. Bu da her şeyi içinden daha da çıkılmaz yapıyor. Eğer emek ve başarı ödüllendirilmiyorsa, insanlar neden düşünsünler? Neden üretsinler? Neden başarılı olsunlar? Neden göç etmesinler?

Bu noktada bir paradoks yaratılmış olur. Biz ülkenin giderek daha kötüye gittiğini düşünürüz. Ama kötüye giden bizim geleceğimiz ve çoğunluğun geleceğidir. Zengin azınlık, popülizmi arkasına alır ve mehter marşı eşliğinde hikayeler anlatır. Kaybeden çoğunluktur ama bu önemli değildir, çoğunluk ikna edilmiştir.

O halde hayat nasıl daha iyiye gidecektir? Enflasyonla geleceğimiz çalınır. Sınav soruları çalınır. Kadrolar dolar finansal güvenlik çalınır. Bira pahalıdır çakırkeyflik çalınır. Sistematik bir geleceksizleştirilmedir bu gençler için. Öyleyse bu ülkeden neden kaçılmasın? Göç neden en iyi seçenek olmasın?

Neden zehri içmeli Sokrates?

Kişiyi kendisi yapan nedir?

Kişi olmanın ne olduğu sandığımızdan geniş bir tartışma. Ama konumuz bağlamındaki izdüşümünü tartışmak verimli olabilir.

Ben’i ben yapan biraz da içinde olduğum çevre değil mi? Kültürel ve sosyal çevre ve ufuk, benim yolumu ve ritmimi kalıcı olarak etkiler. Sevdiklerim ve seçtiklerim kadar, vazgeçtiğim ve reddettiklerim de benim parçamdır çünkü.

Ve bu seçimler ya da reddedişler, büyük şeyler olduğu kadar küçük şeyler de olabilir. Örneğin bakkala girdiğinizde havadan sudan muhabbet etmek. Ya da iş yerinde sigara molasında yapılacak 2 dakikalık bir şakalaşma. Ya da pembe bir şort giydiğiniz için çekeceğiniz itici bakışlar. Bizi biz yapan şeyler her zaman büyük şeyler değildir. Bu küçük detayları fark etmeyiz ama bize bir renk verirler.

Ve bu renkler bazen canlı, bazen de soluk olabilir. İnsanı kendisi yapan sadece mutlu günleri degildir çünkü. Bazen katlandığımız zorluklar da bizi kendimize dönüştürür. Tabi bu zorluklara katlanmanın bir şeylere değdiğini varsaydığımızda.

Bugün Türkiye’de içinde olduğumuz şartlara nasıl bakacağımız da işte bu konuyla ilgilidir. Evet, hiçbir ülke hiçbir zaman güllük gülistanlık değildir. Dahası bugün gitmek istediğimiz ülkenin kendi iç sorunları da olduğu muhakkaktır. Önemli olan hangisine katlanmayı göze alacağımızdır: Yani en nihayetinde bizi kendimiz yapan seçimlere gelip dayanır konu.

Kalmayı mı, yoksa göç etmeyi mı seçeceğiz? Beyin göçü‘nün beni yapacağı yeni kişi olmayı göze alacak mıyım? Yoksa toplumsal mutabakatı yara almış bir ülkenin, karamsar, geleceksizleştirilmiş ve apolitik genci olmayı mı tercih edeceğiz?

Bir ülkeyi kendisi yapan nedir?

Aynı soruyu bir ülke için soralım. Bir ülkeyi kendisi yapan ve kendisinde insanları birleştiren nedir? Sağladığı olanaklar ve refah mı? İnsanları hayallere ya da yıkımlara inandırması mı? Yani yaşattığı ortak duygulanımlar ve birliktelik hissi mi?

Bir ülke bize ne verdiğinde ona bağlanırız? Ne verdiğinde ondan koparız? Ne ver(e)mediğinde ya da? Bir ülkenin ruhunu ne oluşturur?

Bu soruları arttırabiliriz. Ama bizi kendisine bağlayanın sadece mutluluk ve başarı olmadığı açık. Bugün popülist liderlerin sosyal demokrat ve halkçılara göre daha etkili olmasının sebebi de bu aslında. İnsanlar hikayeleri bir şekilde benimsediklerinde, hikaye kendisine zarar verse de ondan vazgeçmezler.

Ama bir hikayeyi benimsedikten sonra, onun sizi nereye götüreceğini bilemezsiniz. Nazi Almanyasindaki pek çok Alman da bunu yaşamıştı. Bir hikayeye inanmış ve bu hikayenin kötü yanlarını görmezden gelmişlerdi. Sonra kurdukları hayal, cennete değil cehenneme dönüşmüştü. Çünkü bu kadar insanı dışlayan ve bu kadar şiddet içeren bir cennet hayali gerçekleşemezdi.

Bir ülkeyi duygularımızla birlikte sahipleniriz. Bir ülke bize hem bir başlangıç noktası, hem bir ufuk, hem yara izleri verir. Ve bunların hepsi birden bizi biz, içinde olduğumuz ülkeyi de o ülke yapar. Çünkü ülkeler ve toplumlar da sürekli değişim halindedir. Ve değişimi tetikleyen etkenler hem içeriden, hem de dışarıdan gelir.

Bir ülkenin sahiplenmesi durumunun, bir normali olduğunu sanıyorum. Bazen ülkesini kaybeden bir halk ülke hayali bile kurabilir. Ya da yıkılmak üzere olan bir ülke için umutsuz ve sistematik bir kurtuluş mücadelesi veren bir halk söz konusu olabilir. (Milli mücadeyi hatırlayalım.) Ya da bir ülke kötüye giderken halkı onun etrafında kenetlenebilirken, ülke refaha ulaştığı halde birliktelik duygusu azalabilir.

Ama bir ülkenin, artıları ve eksileri, verdiği olanaklar ve bizden aldıkları ya da bize yasakladıkları ile; vatandaşlarına belli ve kabul edilebilir bir yaşam alanı sunması gerektiği açıktır. Bu yaşam alanı giderek daralıyorsa, gelir eşitsizliği giderek artıyor ve gençlik geleceksizleştiriliyorsa ne yapabilir?

Osmanlı dönemi’nden kalan ağalık beylik düzeni, bugün farklı ellerle ve incelikle icat edilmiş ticari ilişkilerle sürüyorsa, liyakatin esamesi okunmuyorsa gençlik ne yapabilir? Bu noktada göç etmekten ya da bu ülkede kalıp umutsuzluğu kabul etmekten başka ne çaresi olacak?

Bir gelecek görülebilse neden mücadele etmesin gençler? Birileri kendi ceplerini ”kutsal idealleri” için doldururken, yerli ve milli markaları eski ağalara karlı ortaklıklarla yaptırırken ve vatanseverliği altın musluklardan akan prestij sanarken, gençlik ne yapabilir?

Güç bu ağalardan / feodal bezirganlardan ve onların siyasi arenadaki izdüşümlerinden alınıp liyakatli, namuslu ve dürüst insanlara nasıl pay edilebilir? Bu asla yapılamayacaksa neden göç edilmesin? Beyin göçü ya da bu ülkede kalıp sessizce bir köşede çürümek arasında ne fark var?

Eğer içinde olunan tablo buysa ve artık buna eşitsizlik değil, bir soygun düzeni diyebiliyorsak; artık ortada bir ”ülke” kaldı mı gerçekten? Bu ülkeden kaçan insana kimse vatan haini diyemez eğer ortada bir toplum sözleşmesi kalmadıysa. Üstelik bu giden insanlardan pek çoğu, ülke 3-5 yıl sonra düzelirse dönmek istiyorum derken ve halihazırda göçün travmalarını yaşarken.

Sonuç: Ne yapmalı?

Bu durumda ne yapılacağı, her birimizin yapacağı seçimlere kalır. Kalıp mücadele etmek, kalıp uykuyu seçmek ya da bu ülkeden gitmek, hepsi imkan dahilinde. Ama bu seçimlerden her biri bizi yeni biz haline getirecek.

Sokrates’in Polis’e bağlılığı hayranlık uyandırır. Bu kadar bağlı olalım ya da olmayalım, bir ülkenin ve toplumsal yaşamın, bize pek çok şey verdiği açıktır. Kültür ve toplum bizi biz yapar, tüm iyi güçlerimiz ve zayıflıklarımızla… Buradan gitsek bile buradan giden birisi olacağız.

Yakın bir arkadaşım, kariyer hedefleri için, yıllarca uğraşmış ve Almanya’ya gidip başarılı bir mimarlık ofisinde çalışmaya başlamıştı. Almanya çalışma ortamının sakinliği ve kontrollü ve yavaş ilerleyişi, ona dayanılmaz gelmişti ilk başta. Her şey çok yavaştı ama o geleceksizleştirilmiş bir genç olarak, sürekli performansını yüzde 70-80’lerde vermeye alışmıştı. Sonra haberleşmedik, bir şekilde baş ettiğini sanıyorum bu durumla. Ama bu bile gittiği ülkesinin onda bıraktığı bir izdi.

İlk soruma dönmek istiyorum: Sokrates bugün Türk olsa göç eder miydi? Bu hiper-hipotetik soruya cevap vermek gerekir mi, emin değilim. Çünkü Sokrates bugün Sokrates olamazdı bizim aramızda yürüseydi. O da içinde olduğumuz girdaba yakalanır ve giderek ya da kalarak, ama bir şekilde bu girdabın içinden mücadelesini verirdi.

Gitmeli miyiz, yoksa kalıp mücadele mi etmeliyiz? Beyin göçü hakkında ne düşünmeliyiz? Göç etmeli miyiz? Bu sorulara gerçek cevabı hepimiz yaşamlarımız ve seçimlerimizle vereceğiz.

Ama umarız ülkemiz çaresizliklerin azaldığı bir yer olur gelecekte. Bunun için mücadele etmenin de bir seçenek olduğu unutulmamalı.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: