Kurtlar Vadisi ve adalet sorunsalı

Kurtlar Vadisi iyi bir dizi olmasa da, bize adaletle ilgili iyi bir soru verebilir: Adalet, güç kullanarak ve mevcut yasalar ihlal edilerek sağlanabilir mi? Bozuk bir düzende hak arama yolları tükendiyse, adaleti güç kullanarak sağlamak gerekmez mi? Yoksa bu çabalar da yasanın başka bireyler tarafından ihlali ile mi sonuçlanır?

Üstelik tam bu noktada bireyin alanı ile iktidar aygıtı arasında bir farklılık görürüz. Carl Schmitt’in söylediği gibi, iktidar olağanüstü hale ve olağanüstü olana karar verendir. Yani iktidar, hukuku ve normali belirleme hakkına sahip olandır. Peki bireyler bunu yapmaya başladığında ne olur? Kurtlar Vadisi’nin ilginçligi de buradadır işte, devlet bireyler gibi suç işlemeye başladığında ne olur? (Kurtlar Vadisi’nin neden tehlikeli olduğuyla ilgili yazım için şuraya bakabilirsiniz.)

Aslında bu tartışma yakın zamanda yaşadığımız Sedat Peker vakası üzerinden de tartışılabilir. Bir zamanların faşisti ve tetikçisi, bugünün muhalifi ve yaramaz çocuğu mu olmuştu? İktidarın gölge oyunlarını açığa çıkardığında, bir kötü adam aklanır mı? Yoksa sadece düzenin kokuşmuşluğunu mu gösterir?

Yasanın ihlali yasanın yeniden oluşturulması için bir yol olabilir mi? Yoksa yasanın ihlali, çok daha derin yaralar mı açar toplumda?

Okumaya devam et “Kurtlar Vadisi ve adalet sorunsalı”

Özgüvenin zararları

Özgüven, günlük hayatımızda ihtiyacımız olan en önemli ruhsal durumlardan birisi ve eylem içerisinde bir zorunluluk. Hatta yaşamımızda kronik eksikliği durumunda psikolojik destek bile alıyoruz. Peki faydaları yanında, özgüvenin zararlarından da söz edebilir miyiz?

Özgüvenin eylem ve gelişim süreçleri ile ilişkisi yok sayılamaz. Fakat her ne kadar Goethe Faust’a “Önce eylem vardı.” diye başlamış olsa da, eylemin yaşamımızda her şey olmadığını da biliyoruz. Akıl duygular, hem eylemlerimizi şekillendirir hem de eylem sırasında işlemeyi sürdürürler. Peki özgüvenle akıl ve duyguların ilişkisi hakkında ne düşünebiliriz?

Özgüvenin zararları ya da faydaları hakkında neler söylenebilir?

Okumaya devam et “Özgüvenin zararları”

İstihbaratın cinleri ve politik inanç

Türk istihbaratının cinleri çalışmalarında kullandığı ve bunlarla pek çok başarı elde ettiği dedikodusu, çeşitli mecralarda karşıma çıkmıştı. Bunun gerçekliğini bilmiyoruz 🙂 ama paranormalin siyasal bir hezeyan ile birlikte olması, bu dedikoduyu benim için ilginç kılıyor.

Paranormale kaçışın, gerçekliğe katlanmanın zorlaştığı noktalarda ortaya çıktığını daha önce iddia etmiştim. Bu ihtiyacın politik arenada ortaya çıkmış olması ise, bambaşka bir fenomene işaret eder. Aklın alanı olan siyasetin, duygulanımlar üzerinden yürütüldüğünü uzun zamandır gözlemliyoruz. Fakat bu örnek, duygulanımdan inancın alanına doğru savruldugumuzu gösteriyor.

Öyleyse inanç ve siyaset hakkında ne düşünmeliyiz? Paranormal, siyaset ve mitoloji nasıl bir araya gelir? Siyasal mitoloji hakkındaki yazım için şuraya bakabilirsiniz. Bu yazıda ise konunun başka bir yönünü tartışalım: Politik bilinç nasıl olur da istihbaratın cinlerine ihtiyaç duyar?

Okumaya devam et “İstihbaratın cinleri ve politik inanç”

Platon’da öğrenmek neden hatırlamaya dayanır?

Platon, “anamnesis” kuramı ile, öğrenmenin her zaman hatırlamaya dayandığını iddia eder. Buna göre, bilgi doğuştandır ve öğrenmek anımsamaktır. Peki bu teorinin Platon felsefesindeki önemi ve işlevi nedir? Neden Platon’da öğrenmek hatırlamaya dayanır?

Öğrenmenin hatırlamaya dayanması, şaşırtıcı bir fikirdir. Bu iddianın Platon’un doğruluk ve hakikat teorisi ile ilişkisi nedir? Hatırlamanın öğrenmeye aynı şey olması nasıl filozofun koşulsuz ve zamansız olanı temellendirmesine olanak sağlar?

Bilgi teorisi ile alakalı bu felsefi çözüm, Platon için ruh göçü fikri ile birliktelik içindedir. Platon’un epistemolojik çözümünü ruh üzerine teorisi ile birlikte ortaya koyması hakkında ne düşünmeliyiz? Neden hatırlamadan bilemeyiz? Ve neden öğrenmeyi açıklamak için ruh göçü gibi bir fikre ihtiyacımız olsun?

Okumaya devam et “Platon’da öğrenmek neden hatırlamaya dayanır?”

Pan’ın Labirenti (2006) ve paranormale kaçış

Pan’ın Labirenti, insanların dünyanın ve savaşın acımasızlığından paranormale kaçışlarını çok iyi örnekleyen bir film. Ben, cin – peri ve hayalet deneyimlerinin ve hikayelerinin pek çoğunun temelinde işte bu mekanizmanın olduğunu düşünüyorum.

Çünkü dünyanın adaletsizliği, akıl tarafından da gerekçelendirilir. Kapitalist dünyada başarısızsak, başarısızlık bizimdir, sistemin değil. Sistemin en büyük başarısı, bu düşünceyi bize kabul ettirmiş olmasıdır. Tam da bu yüzden, akıldan kaçış haklı değilse de, anlaşılırdır. Bu mücadeleyi okuyacak ya da sürdürecek cephaneliği olmayanlarin, normalden paranormale kaçmaları ve hikayelere sığınmaları neden şaşırtıcı olsun ki?

Öyleyse Pan’ın Labirenti’nden hareket ederek, paranormalin dünyanın acılarından kaçış işlevini tartışalım.

Okumaya devam et “Pan’ın Labirenti (2006) ve paranormale kaçış”

Felsefeye başlarken yaptığım hatalar

Bir felsefe meraklısı ve felsefeye sürekli yeniden başlamaya çalışan birisi olarak, felsefi düşünmeye girişin nasıl yapılması ya da yapılmaması gerektiği konusunda bir miktar deneyimim olduğunu söyleyebilirim. Öyleyse en doğru ya da en yanlış yolu bulmalıyız, çünkü bunlardan ikisi de çok öğretici.

Felsefe nedir? Bu soru fazla geniş ve zor. Ama yine de bu soru bize, hangi teknik ve disiplinle düşünmeliyiz ve bizden önce düşünenler / felsefe yapanlar hangi yolu izlemiş gibi iki alt soru verir. Bu soruların mı peşine düşeceğiz? Yoksa felsefeye kendi dertlerimizden mi başlayacağız?

Şüphesiz herkes için ideal bir yoldan söz edilemez. Üstelik motivasyon yani felsefeye nasıl başlanacağı sorunu, büyük filozoflar için bile çetin bir konudur. Ben burada, kendi deneyimlerim ve çıkmaz sokaklarım ışığında, felsefeye başlanmaması gereken yollar ya da felsefeye başlarken yapılabilecek hataları tartışmak istiyorum. Bu yollar üzerine düşünürsek, belki de felsefi başlangıcı yaşamımıza çağırabiliriz.

Okumaya devam et “Felsefeye başlarken yaptığım hatalar”

Kierkegaard’ın aşk hayatı ve fedakarlık

Kierkegaard portresi.

Kierkegaard, ünlü eseri Korku ve Titreme‘de İbrahim’in ‘feda‘ hamlesini takip eder ve bu hamlenin yüceliğini bizzat kendi yaşamı ile uygulamaya koyar: Kierkegaard sevdiği kadınla nişanlandığı halde nişanı bozar. Peki düşünür aşkını neden feda eder?

Kierkegaard kendisini, bir nevi Sokrates haline getirmiş ve Kopenhag sokaklarını mesken edinmişti. Babasından kendisine ulaşan laneti ise, belki de cümlelerinin parlaklığına eşlik eden gölgelerle karşılar. Bu gölgeler düşünürün yaşamını hem karartır hem de zenginleştirir. Belki de bu gölgeleri kabul etmesi de bir feda hamlesiydi.

Fakat en önemli feda hamlesini aşk hayatında gerçekleştirir Kierkegaard. Ancak İbrahim’in aksine, bir kadının kalbini kıran Kierkegaard feda hamlesinden sonra hiçbir şey kazanamaz. Yalnızlık dışında!

Okumaya devam et “Kierkegaard’ın aşk hayatı ve fedakarlık”

Kurtlar Vadisi (2003) ve komplocu akıl

Kurtlar Vadisi’ni beğenelim ya da beğenmeyelim, tüm zamanlarınen popüler Türk dizilerinden bir tanesi. İster ilk 55 bölümün fanlarından olalım, ister Kurtlar Vadisi’nin emperyalist Türkiye hayaline bağlanalım, ister sevelim, ister eril şiddet dilinden ya da dublajlı kötü oyunculuklardan tiksinelim… Tüm bu tepkileri verirken Vadi’nin en büyük kötülüğünü ıskalıyoruz: Komplocu aklın ve komplo teorilerinin yüceltilmesi.

Komplocu akıl neden tehlikelidir? Komplo teorisi sevdalısı / meraklısı ile doğa bilimleri sevdalısı arasındaki fark ne? Ve biz bu farkı Kurtlar Vadisi fenomeninde nasıl gözlemleyebiliriz?

Okumaya devam et “Kurtlar Vadisi (2003) ve komplocu akıl”

Enflasyon, iş hayatı ve yaşamın paylaşılması

Genç orta – alt sınıflar olarak yükselen enflasyon ve zorlaşan iş hayatında ayakta kalmaya çalışıyoruz. Enflasyon canavarının kılıcı altında, ne uğruna olduğunu bilmeden çalışmaya devamke… Peki giderek uzayan mesai saatleri bizden sadece gençliğimizi mi çalıyor?

Ofiste çalışan ve emeğini satan bir mimar olarak, yolun sonu nereye çıkacak bilmiyorum. Her şeyin fiyatı hızla artarken emeğimizin değeri yerinde sayıyor ya da nispeten azalıyor. Bu durumda yerimizde bile saydığımız söylenemez, aslında geriye gidiyoruz ve servetimiz gözümüzün önünde başkalarına aktarılıyor.

Bu halde hepimizin ve en çok da gençlerin geleceksizleştirildiği kesinlikle söylenebilir. İşte bu geleceksizleştirilme, bizzat yaşamın toplumun bir kesiminden sökülüp başka toplumsal sınıflara aktarılmasıdır. Öyleyse ortada bir cinayet ve cinayet mahali var.

Okumaya devam et “Enflasyon, iş hayatı ve yaşamın paylaşılması”

Bekçileri Kralı (Kemal Sunal): Biz neden adam olmayız?

Bekçiler Kralı, sıradan bir zabıtanın ancak sıradan olmayan bir ülkenin hikayesini anlatır: Görevine başlayan bekçi Şaban, isim benzerliği dolayısıyla bakanın akrabası sanılır ve baş tacı edilir. Ancak haddini bilmeyen bir haşmetlidir bu: zabıta köşeyi dönmenin değil, hakikatin peşindedir. Fakat yanlış bir dünyada hakikatin peşine düşmek, ancak trajedi ya da komedi üretir.

Bekçiler Kralı, Kemal Sunal‘ın en ünlü filmlerinden olmasa da, gerek mizah dozu gerek tartışmaya açtığı konularla dikkat çekiyor. Film açıkça devletin yozlaşmasını eleştiriyor. Belki de filmin gölgede kalması, bu politik yönüyle de alakalı.

Bekçi Şaban, dayısı, mücadele ettiği patronlar ve yozlaşmış memurlar neden bu kazanın içine düşmüşlerdir? Ve nasıl olup da bir rastlantı eseri, fakir bir bekçi halkın torpilli kahramanına dönüşür? Hakikat, nasıl ve neden böyle torpilli ve rastlantısal bir durumda ortaya çıkar?

Okumaya devam et “Bekçileri Kralı (Kemal Sunal): Biz neden adam olmayız?”

Cinler insan zihninin yankısı mı?

Cin ve peri gibi paranormal varlıklar, insanın sayıklamalarının yankısı olabilir mi? İnsan yalnızlaştığında, gölgeler onun ihtiyaç duyduğu dost ve düşmanlara mı dönüşüyor?

Üstelik kültürün içerisinde, bu duruma yol açabilecek kaynaklar bulunabilir. Dil, her halükarda bir öteki’ye refere ediyorsa ve konuşma hiçbir zaman monoloğun sınırları içine hapsolamıyorsa, cin gibi paranormal varlıkların da dilin bu yansıtıcı özelliği ile ilişkili olması muhtemeldir. Çünkü dilde eğer monolog değil dialog birincil ise, her monologda hayali bir öteki var sayar ya da kurgular.

Öyleyse cinlere ya da hayaletlere inanmasak bile, bu inancı ya da paranormal deneyimleri sadece psikolojik sorunlara indirgeyemeyiz. Belki de dilin ve toplumsallığın kendisinde, doğaya ya da görünmez varlıklara ruh ve kişilik atfetmemize sebep olan bazı tetikleyiciler söz konusu. Ve bu tetikleyicilerin kültürden önce, dil ve insanın dille kurduğu ilişkide bir temeli olabilir.

Öyleyse dilin diyaloga ve yansımaya yaslanan yapısı ile, insanın yalnızlığından doğan sayıklamalarının paranormal deneyimler ile ilişkisini tartışalım.

Okumaya devam et “Cinler insan zihninin yankısı mı?”

Borsa, Bitcoin ve Orta-sınıf’ın Hayalleri

Enflasyonun canavarlaştığı ve gelecekle ilgili ister istemez karamsarlaştığımız bir dönemde, neden borsa ve bitcoin gibi mecralara merak sağlarız? Bu mecraların sağlayabileceği refahın belirsizliği, insana verdikleri umutla ters orantılıdır çünkü. Kriz dönemlerinde paradan çok umuda ve hayallere ihtiyacımız vardır.

Öyleyse borsa ve bitcoin gibi yeni beyaz yaka hobilerinin, psikolojik savunma mekanizmaları ile ilişkili olduğunu söyleyebiliriz. Geleceksizleştirilen orta ve orta-alt sınıf, düzenin içinde bir gelecek göremiyorsa, akşamları Netflix’ten aldığı uyuşturucuyu gündüz de ekonomik bir sakinleştiriciyle tamamlamalıdır.

Burada tam da umudun insanı zehirlemesi ile karşılaşırız. Evet, arzu çoğu zaman yanıltıcıdır ve insan hayallerine ulaşmayı değil onların peşinden koşmayı sever. Ama ya artık ne kovalayacak ne de kaçarak enerjimiz kalmadıysa? Alalacele çırpınıyor ve akıl sağlığımızı korumaya çalışıyorsak?

Geleceksizleştirilen orta sınıfın hayal kurma ihtiyacı, gerçeklik artık dayanılmaz olduğundan bir psikolojik sağaltımdır. En fakirleştiğimiz dönemde borsaya gireriz. Çünkü umut maddiyatını kaybetmiştir artık.

Okumaya devam et “Borsa, Bitcoin ve Orta-sınıf’ın Hayalleri”

Behzat Ç iyi bir dizi miydi?

Behzat Ç, efsane türk dizilerinden birisi. Peki dizi bu değeri hak ediyor mu gerçekten? Hak ediyorsa nasıl? Behzat Ç eğlencelik bir televizyon dizisi miydi sadece, yoksa hakikat, doğruluk ve adaletle ilgili bazı sorularla yüzleşmemiz için fırsat oluşturdu mu?

Gerek gerçekçi ve derinlikli karekterleri, gerek mizah tonu, gerek samimiyetiyle izleyicinin gönlünü kazanmıştı. Üstelik tüm bunlar aksiyon ve alışkın olmadığımız Ankara sokak kültürü ile birlikte sunuluyordu. Buraya kadarı eğlencelik bir dizinin tutması için yeterliydi. Fakat Behzat Ç bundan fazlasını yaptı mı? İçinde olduğu sektörü esnetecek bir önerisi var mıydı ? Yoksa bir ankara polisiyesi izlemekle mi yetinmeliyiz?

Behzat Ç politik olarak hangi avantaj ve dezavantajlara sahip? Seküler polisin karanlık dünyası ve şiddet eğilimlerini, hakikat arayışı ile nasıl yan yana koyacağız ? Üstelik dizinin senaryosu dramanın sınırlarını zorlarken.

Okumaya devam et “Behzat Ç iyi bir dizi miydi?”

Paranormal olaylar ve bilinçaltı

Paranormal deneyimler ve hikayelerin, bilinçaltı psikolojik mekanizmalar ile benzer bazı ôrüntülere sahip olduklarını iddia edeceğim bu yazıda. Bu iddiamı, bazı örnekler üzerinden ortaya koymaya çalışacağım.

Doğaüstü olaylar neden bilincin değil bilinçaltının izinden gider? Bilinçaltının muğlaklığı ve kontrolsüzlüğü ile doğaüstünün belirsizliği ve gizemi neden ilişkilenir? Cinler neden akıl ve zihinden kaçar?

Bu soruların nihai cevabını bulmak kolay olmayabilir. Ama bu ilişkinin izlerini incelersek, insana ilişkin bazı motiflerin takip edebiliriz. Bu izleri takip edebilirsek cin çarpması, nazar, büyü, beddua gibi inançsal fenomenlerin kaynaklarına ilişkin bir açıklık kazanabiliriz.

Okumaya devam et “Paranormal olaylar ve bilinçaltı”

Siyasal mitoloji ve hükümdarın kutsallığı

21. yüzyılda yöneticinin – iktidar sahibinin kutsal olup olmadığını sormak garip görünebilir. Fakat içinde olduğumuz temsili ve popülist demokrasi rejimlerinde, yöneticilerin etrafındaki sevgi halkasını oluşturan ve liderleri uğruna ölünecek baba figürleri haline getiren belki de böyle bir kutsallık inancıdır. Öyleyse bu irrasyonel siyasi ruh halini, siyasal mitoloji olarak adlandırabiliriz.

Bu inancı bütün açıklığı ile dinsel monarşilerde okuyabiliriz. Ama belki de bu fikrin temeli, daha da geriye, paganik döneme kadar gidiyor. Bu inanç her halükarda, yöneticinin iktidarını korunası için çok büyük bir avantaj sağlıyor. Peki aynı avantaj devlet ve halk için söz konusu mu? Hükümdarın kutsallığı ve sorgulanamazlığı pek çok problem doğurmayacak mı?

Günümüz demokrasisinde ise durum iyice karmaşıklaşır. Yöneticilerin halk tarafindan sorgulanmasının, topluma hesap vermesinin ve seçilmesinin esas olduğu bir yönetim biçiminde bazı yöneticilerin kutsallık kazanması nasıl sonuçlar doğuracaktır? Böyle bir yöneticinin kazanacağı güç, bir monarktan çok daha korkunç olmaz mı? Seçmenin rızasının medya aracılığı ile manipülasyonu, bu süreci bir tür şeytanla dans haline getirmeyecek midir?

21. yüzyılda siyasi liderlerin uğruna ölünecek baba figürleri haline gelmesi hakkında ne düşünmeliyiz? Hükümdar kutsal mıdır? İçine düştüğümüz siyasal mitoloji bizi nereye kadar sürükleyecek?

Okumaya devam et “Siyasal mitoloji ve hükümdarın kutsallığı”

Bojack Horseman ve sahte varoluşçuluk

Bojack Horseman, özgün karekterleri ve karanlık ama zengin mizah tonuyla Netflix yapımları arasında dikkat çekiyor. Özelikle de depresif bir ruh haline getireceği sarkastik ve nihilist açılımlarla bizi rahatlatıyor. Çünkü dizinin karekterleri ve hikayesi yoğun şekilde varoluşçu izlekler ve öğeler içeriyor.

Kendi adıma ben de dizinin tamamını keyifle izlediğimi söylemeliyim. Ama dizinin varoluşçu izlekler içerdiğini söylüyorsak, bu izleklerin dizide ne kadar varoluşçu düşünce dolayımında kaldığını ve bizi ne kadar varoluşçu bir sorgulamaya yönlendirdiğini sorgulamak zorundayız. Çünkü bir hikayenin yaşama ilişkin bir tartışmayı sürdürmesi ile o tartışmayı eğlence ve pazarlama için kullanması, bir anlamda meze haline getirmesi iki ayrı şeydir. Bojack Horseman bunlardan hangisini yapıyor?

Ve eğer Bojack Horseman‘in varoluşçu öğeler içeren bir entertainment ürünü olduğunu söyleyeceksek, burada varoluşçu tartışmayı sabote eden sadece yapımcı ya da Netflix mİ olacaktır? Bu sabotaj, varoluşçuluğun bazı kırılganlıklarını kullanıyorsa, varoluşçu düşünce bu noktada ne oranda tehlikeli oluyor bizim için ?

Bojack Horseman elbette insanın varoluşa (existenz) ilişkin bazı hassasiyetleri manipüle ediyor. Öyleyse burada pazarlama adına sahte bir varoluşçuluk yapıldığını mu söylemeliyiz? Bunu söylersek, varoluşçu düşüncenin bu manipülasyona açıklığı ile ilgili ne düşüneceğiz?

Okumaya devam et “Bojack Horseman ve sahte varoluşçuluk”

Frida Kahlo neden bu kadar acı çekti?

Frida Kahlo, resimleri ve hayat hikayesi ile hem insanın içini ısıtmayı, hem de tüylerini diken diken etmeyi başarıyor. Öyle ki bu hikayeyi okumak, izlemek ya da okumak bile insanı zorlarken, Kahlo‘nun bu zorluklardan yılmayıp her şeye rağmen üretken bir yaşam sürdürmesi, insana ilham veriyor.

Bu noktada akla birkaç soru geliyor: Daha sağlıklı bir soru, Frida Kahlo‘nun bunca sağlık problemi, bunca sağlıksız ilişki ve talihsizliğe rağmen nasıl güçlü kalabildiği ve üretmeye devam edebildiğidir. Nasıl olur da Frida Kahlo 20. yüzyılın en güçlü kadın sanatçılarından birisine dönüşür?

Ama soruyu farklı şekilde soralım: Neden bu kadar üretken bir kadın, bunca zorluk ve acı yaşar? Frida Kahlo bu acılar olmadan kendisi olabilir miydi? Dünya neden bu kadar adaletsizdir? En iyi, en hassas ve en güçlü olan mı yaşamın fırtınası ile karşı karşıya gelir?

Sorumuz şu öyleyse: Frida Kahlo neden bu kadar acı çekti?

Okumaya devam et “Frida Kahlo neden bu kadar acı çekti?”

Nasreddin hocanın oyunu kime?

Nasreddin hoca hikayeleri bizi nasıl şaşırtır? Fıkra kahramanları kah keyiflenirler, kah hüzünlenir Hoca ile karşılaştıktan sonra. Ama karşılaşma, her defasında şaşırtıcı ve içerisinde olunan dilsel bağlamı genişletici / esneticidir. Kahramanlar, bir şekilde üyesi oldukları kültürel kodların akışında bir kesinti durumunu yaşarlar.

Ben bu karşılaşma ve hikayelerin şaşaırtıcılığının, Nasreddin Hoca‘ya özgü bir hakikat anı’ndan kaynaklandığını düşünüyorum. Bu anı yakalamak için, öncelikle Hoca’nın oynadığı oyun üzerine düşünmek istiyorum.

Bu soruyu belirli bir Nasreddin hoca hikayesi üzerinden tartışacağız. Hikayemiz:

Hani vebalini de almış olmayayım, ben de elin yalancısıyım; sözde, Nasreddin Hoca‘nın karısı, daha üç ay demeden gebe istemiş. Doğrusu, Hoca şaşırmış, bir yaşına daha girmiş: ”Yahu, bizim bildiğimiz, kadın dediğin dokuz ayda doğurur; ayın, günün dolmadan nasıl olur bu ?” deyip de karısının yüzüne bakınca, hatun hiddetlenip kocasının üzerine yürümüş:

”Ne demek dokuz ay; bir hesap, kitap etsene! Ben sana varalı ne oldu, üç ay değil mi? Ya sen beni alalı? O da üç ay; etti mi altı ay!” deyince, Nasreddin Hoca‘nın el, sakalında kalmış:

”Hakkın var karıcığım, demiş; bu ince hesaplar benim aklıma gelmemişti!”

Nasreddin Hoca Fıkraları, der. Eflatun Cem Güney, s.
Okumaya devam et “Nasreddin hocanın oyunu kime?”

Satantango ve An’ın sonsuz genişliği

Bela Tarr‘ın 7 saatlik filmi Satantango, bir köy ahalisinin içinde oldukları mekan, zaman ve toplumdan uzaklaşma ve birbirlerinden kurtulma çabalarını anlatıyor. Tabii ki bunu başaramıyorlar: Kurtulamaya çalıştıkları bataklık, onlar debelendikçe onları içine çekiyor. Çünkü bazı insanlar, kaçmaktan başka çare bulamazlar, kaçmak arkalarındakini de önlerindekini de daha kötü hale getirse bile.

Satantango, şimdi’lerin sonsuzca sünüp uzamasından ve kendisinden kaçmaya çalışan herkesi tek tek avlamasını anlatıyor sanki. Filmin kalbindeki tango sahnesi, hem meyhanenin içindekileri hem dışındakileri, hem insanın içindekileri hem dışındakileri çok ağır bir ritimle titreştiriyor.

Okumaya devam et “Satantango ve An’ın sonsuz genişliği”

Elime Tutun (Aslı Biçen) ve Fırtına-yaşam

Elime Tutun, çevirmen ve yazar Aslı Biçen‘in yoğun ve çarpıcı anlatısı. Kitap çapraşıklığına, çok katmanlı olmasına ve muğlaklığına rağmen okuyucuyu sürüklemeyi başarıyor. Tabii okuyucuyu duygusal ve psikolojik bir karmaşaya itmeyi de ihmal etmeden. Bu yüzden kitabı fırtına metaforu ile birlikte düşünmek istiyorum.

Elime Tutun, imkansız bir aşktan hareket ederek iletişimin ve etkileşimin zorluklarını kat ediyor. Karşımızdaki insana ulaşabilir miyiz? Dünyaya ulaşabilir miyiz? Kendimize ulaşabilir miyiz? Bunlar kitabın bende uyandırdığı sorular oldu. Bunların peşinen düşmeye çalışalım.

Anladım ki tek çarem peşinden gelmek çünkü sadece oynarsın dille, anlatacağını anlatmak için ona güvenmezsin hiçbir zaman. Yürüyorum, arkandayım.

Aslı Biçen, Elime Tutun, s.27
Okumaya devam et “Elime Tutun (Aslı Biçen) ve Fırtına-yaşam”