Reenkarnasyon mu, ruhların çapraşıklığı mı?

Ruh üzerine - V  (21.11.21 Anıl Salar)
Ruh üzerine – V (21.11.21 Anıl Salar)

Bu eskizde reenkarnasyon (ruh göçü) üzerine çizerek düşünmeye çalıştım. Aslında yolundan sapan bir düşünme oldu bu, reenkarnasyon yerine ruhların çapraşıklığı ve ilişkililiği üzerine düşünmeye devam etmiştim. Reenkarnasyon ruhların arasında zamansal bir ilişki ve döngü öngörür. Oysa her ruh, zamanın değil An’ın içinde de birbiriyle ilişkili değil midir @

Ben kendi adıma, zaman ve evrenin durumuyla ilgili kesin bilgilere sahip olmadığımızdan, ruhlar arasındaki tikel ve noktasal ilişkilenmeleri, reenkarnasyon gibi tünel fikirlere tercih ediyorum. Reenkarnasyondan böyle bir fikre doğru nasıl ilerleriz?

Okumaya devam et “Reenkarnasyon mu, ruhların çapraşıklığı mı?”

Martin Eden neden intihar etti?

Jack London’un aynı isimli kitabının kahramanı Martin Eden, kabuslarından kaçar ve hayallerine yolculuk eder hikaye boyunca. Peki hikayenin sonu neden çıkışsızdır? Hayaller bizi uçurumun kıyısına da götürebilir mi?

Elbette Martin Eden‘i karanlık sona yönlendiren sadece hayalgücü değildi. Umutsuz bir aşk, işçi sınıfının zorlu hayat şartları, sınıf farkının yarattığı kültürel şok, yayın dünyasının çetrefili, başarının getiremediği tatmin… Ama bütün bunlar onun etrafına üşüşürken ona devam etme gücü veren hayalleri değil miydi? Öyleyse Eden hangi sona ulaştıysa, hayalleri ile birlikte ulaşmıştı.

Yani bu hikaye hem bir gemicinin, hem de hayallerin yolculuğuydu. Bu yolculuğu, hangi hikaye şarampole yuvarladı peki?

Okumaya devam et “Martin Eden neden intihar etti?”

Nasreddin hoca ile melankoliyi yenmek

Nasreddin hoca fıkra ve hikayelerindeki tasavvuf ve mizah ögeleri melankoli ve depresyonu geriletmemiz için bize yardımcı olabilir mi? Burada sadece mizahın gücünden değil, dünyanın düzenini yadsıyan bir sufinin ironi hamlesinden de yardım alacağız.

Şu klişeyi hepimiz duymuşuzdur: Nasreddin hoca hikayeleri ile güldürürken düşündürmektedir. Fakat bu nasıl bir düşünmeydi? Neyi düşünmeye, neleri sorgulamaya davet eder bizleri? Ve bu davet toplumun yargı, kabul ve beklentilerinden, hüsnü kuruntulardan, egomuzun sarsıntılarından bizi nasıl çekip çıkarabilir? Endişelerimizi nasıl hafifletebiliriz mizah ve ironiyle?

Hazırsak göle maya çalmaya başlayalım 🙂

Okumaya devam et “Nasreddin hoca ile melankoliyi yenmek”

Samimiyetle insanları nasıl kazanamazsınız?

Samimi olun! Ne güzel tavsiye değil mi! Oysa kendi kendini yok eden bir tavsiye bu. Bu tavsiyeyi alıyor ya da veriyorsanız, samimi değilsiniz. En azından şimdilik. Çünkü bilinçli olarak oynanacak bir oyun değil bu.

Samimiyet, bilinçsizce ve mütemadiyen oynanacak bir oyun, ama en çok Kendi’mizle mücadele edeceğiz bunu başarmak için. Çünkü samimiyet oyununda ikili bir hamle var. Feda ve ironi birlikte rol almak zorunda burada. Ama bunu yapmadan nasıl yapılacağını anlamak çok güç olmalı. (Aslında her anlama güçtür. Bir yapmaya eşlik etmiyorsa.)

Öyleyse neden samimi olmamalıyız, bunu düşünmeye çalışalım. Samimi olmanın yükü neden daha fazla? Ulaşacağımız elbet çok büyük bir kazanç, fakat neden buna ulaşamamak riskini almamalıyız? Bu soruları cevaplamaya çalışalım. Eğer bunları cevaplarsak, belki neden samimi olmalıyız sorusunun cevabına da yakındayabiliriz.

Okumaya devam et “Samimiyetle insanları nasıl kazanamazsınız?”

Tacizcinin sevgisi ile aşığın sevgisini ne ayırır?

Bu soru tüylerimi diken diken ediyor. Tacizci burada cinsel obje haline getirdiği ötekiyi neredeyse tamamen ortadan kaldırıp kendi arzusunda yıkanırken, aşık nasıl olup da ötekine yani sevgisini yönlendirdiği kişiye ihtimam gösterebiliyor? Ve en önemli soru: Biz kendi ilişkilerimizde bu iki eğilimden hangisini takip ediyoruz?

Severken, karşımızdakine aşık gibi mi davranıyoruz, yoksa tacizci gibi mi? Karşımızdakini bir insan, yaşamın bir parçası olarak göz önüne alabiliyor muyuz?

Bunlar rahatsız edici sorular olsa da, arzu söz konusu ise bu soru bize bir perspektif sunabilir. Şunu kabul etmek gerek: Herkes arzularının etkisi altındadır. Bazılarımız bunun peşinden gittiğinin Farkında, bazılarımız ise değil. Tabii bu gitmek de seviye seviye olmalı. Çünkü arzunun her yönlendirdiğini yapmak zorunda değiliz. Onu bastırabilir, yönlendirebilir ya da başka stratejilerle onunla baş etmeye çalışabiliriz.

Okumaya devam et “Tacizcinin sevgisi ile aşığın sevgisini ne ayırır?”

Depresyon ve Merkezsizlik

Depresyon sevgisizlikten mi, dünyayı paylaşamamaktan mı, ona katılamamaktan mı doğuyor yoksa bunlara mı yok açıyor? Bu kötü bir soru olabilir. Bilinçli olarak kötü formül edildi belki de. Ama kötü soruları takip etmemin de bir hikmeti olabilir.

Bu soruları duygusal durumum karmakarışıkken sormak çok daha zor. Birkaç kötü olay yaşadım. Ama belki de tam bu anda sormak lazım. Çünkü her an bir yerdeyiz de mutsuzken bir yerde değiliz. Bilinçli mutsuzluğun böyle bir özelliği var.

Sanki her şeyin dışındayım. O yüzden depresyondan bildirmiyorum aslında. Konuştuğum yer yine kafamın içi değil mi? Zaten her zaman öyleydi. Belki şimdi çok kısa bir zaman öyle olmayacak sadece. Çünkü bir kısa devre yaşadık. Aşağılarda, çok aşağılarda bir şeyler bir şeylere değiyor.

Bu çukur yaratılmıştı ve bütün hayatım bu çukura doğru ilerliyordu. Bundan da çıkacağız büyük ihtimalle. Ama bir parçam yine bu çukurda kalacak. Bu yabancılık ilginç. Bunu öğretiyor bize hayat.

Okumaya devam et “Depresyon ve Merkezsizlik”

Meditasyon bir insanın hayatını ne kadar değiştirebilir?

Meditasyon, bir hayata en fazla ne katabilir? Bir kapı mı aralar bize, yoksa hayatımızı değiştirebilir mi?

Yoga ve Zen’in bir sektör yaratmış olduğu da muhakkak günümüzde. Kimsenin ekmeğine mani olmayalım. Ama Kadim doğu öğretisinde, meditasyon sadece spor ve zihinsel rahatlama ile sınırlı mıydı gerçekten? Bu kadar satılabilir ve huzur verici miydi bu yol? Yoksa güçlüklerle dolu bir arayış mıydı?

Meditasyon hem katılımcı için, hem meditasyonu öğreten – pazarlayan için son derece faydalı ve öngörülebilir. Kendimize yönelik farkındalığımızı arttırdığı, duygu ve fikirler ile baş etme tekniklerimizi geliştirdiği de bir gerçek. Ama böyle güvenli bir tekniğin, tek başına bir hayatı değiştireceğini düşünmek en iyi ihtimalle naiflik değil mi?

Bu sorulara nasıl cevap vereceğimiz, asıl sorunuz olan meditasyonun bir hayatı değiştirip değiştiremeyeceği sorusuna vereceğimiz cevabı da belirleyecek.

Okumaya devam et “Meditasyon bir insanın hayatını ne kadar değiştirebilir?”

Cinler mi insanı delirtir, delilik mi cinleri çağırır?

Longxiang Qian adlı kişinin Pexels'daki fotoğrafı

Kırsal kesimde zihinsel hastalık, majör depresyon ya da şizofreni benzeri ruhsal rahatsızlık geçirenlere cinler musallat olmuş diye yorum yapıldığını birkaç kere duymuştum. Bunu bizzat bir akrabamız da yaşadığında, konu üzerine düşünmeye kadar verdim. Merak ediyorum, cinlerin bu musallat olma durumundan haberleri var mıydı? Neden bu yorumu yapma gereği duymuştu ahali?

Deliliğin – akıl hastalığının anormalliği ile paranormalin ilişkilendirilmesi hakkında ne düşünmeliyiz? Ötekinin ve farklı olanın normalden dışlanması ve zayıf olanla araya mesafe koyulması mıdır burada söz konusu olan?

Peki ya öteki açısından durum nasıl görünür? Paranormal olan, normalin baskısından bir kaçış mıdır? Yoksa normal olmayan, yani çeşitli sebeplerle ötekileşen mi para-normale varır? Yani normal-de, toplumda bulamadıklarını para-normalde aramaya mı başlar umarsızca?

Her halükarda, korku, gizem ve gölgeler akıl ile değil duygular ile ilişkilenir. Benzer şekilde, paranormal hikayelerde bazı cinlerin insanların duygulanımlarını etkileyebileceği, sinir bozukluğu yaratabileceği, insanda nefret duygusu uyandırabileceği anlatılır. Böyle bir iddiayı çürütmek kolay olmasa da, bu iddianın kökenine yönelmeye çalışabiliriz onu anlamak için. İlk fark edeceğimiz, mitsel bir açıklama ile karşı karşıya olduğumuzdur.

Okumaya devam et “Cinler mi insanı delirtir, delilik mi cinleri çağırır?”

Simyacıların gizli amacı neydi?

Simgesel Düşünme (Metib Bobaroğlu) kitap kapağı.

Simyacılar, modern kimyanın doğuşundan önceki yüzlerce yıl, çeşitli maddeler, iksirler ve tılsımlarla deneyler ve ritüeller gerçekleştirdiler. Hatta ve hatta, bir kısmı modern bilimin doğuşundan sonra bile çalışmalarına devam etti. Bu deneyler maddeyi tanımak için çok fazla bilgi sağladı insanlığa. Ama bu disiplinin nihai hedefi bilgi değildi.

Simyacıların amaçları bilimsel araştırma değilse, bu zahmetli yola neden çıkmışlardı? Üstelik tamamına yakını altına ulaşmakta başarısız olduğu halde? Gizli bir amaçları mı vardı? Hangi ritüelleri gerçekleştiriyor, hangi geleneği takip ediyorlardı? Sadece bir tür pseudo bilim olarak mı görülmelidir simya, yoksa kültürün ezoterik ve içsel gizli ifadelerinin bir bilmecesini mi sunar bizlere? Yoksa simya paranormal bağlantıları olan gizli bir öğreti miydi?

Tüm bu soruları, simya ile ilgili çeşitli eleştirel görüşler ve araştırmacı Metin Bobaroğlu‘nın Simgesel Düşünme kitabındaki Hermetik yorumu doğrultusunda tartışalım.

Okumaya devam et “Simyacıların gizli amacı neydi?”

Montesquieu’nin İklim Teorisi ve Mevsimsel Depresyonla Baş Etmek

Sonbaharda neşeli olmak.

İstanbul’da sonbaharın başlamasıyla mevsimsel depresyonla tanışıverdik. Peki gri tonlar ve soğumaya başlayan havayla peydahlanan bu hüzün hissiyle nasıl baş etmek gerek? Sonbaharı neşeyle karşılayabilir miyiz?

Belki de depresyon burjuvalar için, biz mevsim değişiminde depresyona giremeyecek kadar yoğunuz diye düşünüyorsunuz. Ya da iradem son derece güçlü, mevsimler beni etkilemez diye düşünebilirsiniz. Ama aynı gökyüzü hepimizin üzerinde. Ve her mevsimde, bedenlerimiz gibi düşüncelerimiz ve ruh halimiz de değişiyor. O halde kendimizi gri gökyüzüne hazırlamalıyız.

Üstelik daha da karamsar olmamız için sebepler var. Örneğin 1689-1755 yılları arasında yaşamış Fransız düşünür Montesquieu, iklimin kültürü, siyaseti ve insanların karekterlerini kati şekilde belirlediğini iddia etmişti.-

Okumaya devam et “Montesquieu’nin İklim Teorisi ve Mevsimsel Depresyonla Baş Etmek”

İstanbul’da fırlayan kiralar ve Kemal Sunal’ın Gülen Adam’ı

Hızla yükselen kiraların yarattığı hususi sinir bozukluğu, Kemal Sunal’ın Gülen Adam‘ının (1990) kara mizahıyla birleşince hangi delilik seviyesine ulaşacağız?

Kemal Sunal’ın Gülen Adam‘ı bir türlü gülmesine mani olamayan bir vatandaşın garip hikayesini anlatır. Günümüzde gündemimize gelmesinin sebebi ise filmdeki aşıkların gecekondularını yıkmak isteyen zabıtalar ile köşe kapmaca oynamalarıdır: Tabii salyangoz gibi sırtlandıkları evleriyle birlikte 🙂 Biz bu kadar mobil olamadığımızdan, henüz ev sahiplerinden kaçmayı başaramıyoruz.

Gülen Adam‘ın neden sürekli kahkaha attığını ve bir türlü ağlayamadığını filmin finalinde öğreniriz. Biz ise bugün ancak sinir bozukluğundan gülebiliyoruz: Özellikle de konut kiralarında son dönemde yaşanan artış söz konusu olduğunda.

Okumaya devam et “İstanbul’da fırlayan kiralar ve Kemal Sunal’ın Gülen Adam’ı”

Cinler ve Paranormal Olayların Psikopatolojisi

Korku hikayeleri ve cinler

Cin hikayelerinin ve diğer paranormal deneyimlerin psikolojik yapısı hakkında düşünmeyi seviyorum. (Bir amatör olarak tabii.) Belki de korku hikayelerini sevdiğimden biraz da 🙂 Bu hikayelerin insan olma durumu ve hayal gücü ile ilgili çok fazla ipucu verdiğini sanıyorum.

Neden başka bir şey değil de, cinler üzerine düşüneceğiz? Çünkü korkunun, insanın en önemli duygulanımlarından birisi olduğunu düşünüyorum. Cin hikayeleri, dinsel inanç ve (karanlık korkusu gibi) ilkel korkularla da ilişkilendiğinden, toplumumuzdaki en önemli korku ögelerinden birisi olmalı. Pek çoğumuz bu hikayeleri bizi hizaya sokmaya çalışan anneannemizden ya da teyzemizden dinlemişizdir. Bazılarımızsa paranormal deneyimler yaşamış ya da en azından bir ruh çağırma seansına katılmış olabilir.

Okumaya devam et “Cinler ve Paranormal Olayların Psikopatolojisi”

The Crown’dan Platon’un Devlet’ine: Kim yönetmeli?

The Crown poster.

The Crown, ingiliz kraliyet ailesinin aşna fişnesini konu alıyor. Neden umurunuzda olsun? Yine de en çok izlenen dizilerden birisi ve uykumuzdan ödün vererek izlemeye devam ediyoruz. Öyleyse bir büyüsü ve gönderdiği bir soru olmalı bu dizinin. Bunlar nedir?

Sadece güce sahip olanlarla kurulan basit bir özdeşlik olmayabilir bu sorunun cevabı. Öyle olsa bile, bu gücün arkasında soyut bir yapı var. ‘Monarşi’nin hükmü sonsuz, zamansız ve soyut. Ve hattâ yaşama uygulanıyor. Öyleyse şu soruya muhatap oluyoruz: Hangi hüküm yaşama uygulandığında onu yeşertir? Kim yönetmeye muktedirdir ve daha iyi yönetir? Bizi kim yönetmeli? Bu soruları The Crown‘dan başlayıp Platon‘un Devletini kat ederek sorarsak, hani cevaplara ulaşırız?

Okumaya devam et “The Crown’dan Platon’un Devlet’ine: Kim yönetmeli?”

Freud’un ‘Uygarlığın Huzursuzluğu’ ve Mutsuzluk

Freud‘un Uygarlığın Huzursuzluğu kitabı, bizi derin bir açmazın gölgesinde bırakır: Ya insanlığın en büyük eseri ve kazanımlarının toplamı olan Uygarlık insana mutluluktan çok huzursuzluk getiriyor ve kendi sürekliliğini sağlamak için bireyin isteklerini sürekli baskılıyorsa? Bu açmazı kabul ettiğimizde, insanlığın yüce ideallere yürüyüşünün kazasız yaşanmadığını, pek çok fedakarlık ile ve kurbanlar verilerek gerçekleşebildiğini görürüz.

Bu kabulleniş, kişinin bunalımlarının bir kısmının kaynağını öğrenmesi açısından ufuk açıcıdır. Mutsuzluğu ve tatminsizliği, bireysel frustrasyonlar ile açıklamanın yeterli olmadığını görürüz bu teori ile. Sırf bu sonucu çıkarmak bile psikolojik açıdan rahatlatıcı olabilir. Bu durumda izleyeceğimiz yol, mutsuzluğu kabul etmek ve onu nasıl azaltabileceğimizi araştırmaktır. Freud’un teorisi bu yolda bize nasıl yardımcı olabilir?

Okumaya devam et “Freud’un ‘Uygarlığın Huzursuzluğu’ ve Mutsuzluk”

Constant’ın New Babylon’u ve Göçebe Düşünce

Sanatçı Constant Nieuwenhuys’ın New Babylon‘u, tüm insanların mesaiden özgürleştiği ve tüm zamanlarını yaratıcı üretim ve boş zaman aktivitesine ayırdıkları bir ütopyadır.

New Babylon‘da, insanlar artık emeklerini satmak için bir yerde kalmak zorunda olmadıkları için, sürekli gönüllü göçebeler olarak yaşarlar. Artık dünya, megastrüktürler ile kolayca gezilebilen ve özgürce iskan edilebilen bir yerdir. Bu özgür dünyanın özgür insanı Homo Ludens, tüm vaktini yaratıcılık için ayırabilecektir Constant‘a göre. Bu ütopyada yaratıcılık ile göçmenliğin iç içe geçmiş olması düşündürücüdür. Deleuze ve Guattari’nin göçebe düşünce fikri aklımıza gelir bu noktada.

Çok gezen mi yoksa çok okuyan mı bilir, bu yazıda bir kere daha yaşanacak bu çarpışma 🙂

Okumaya devam et “Constant’ın New Babylon’u ve Göçebe Düşünce”

Endişe ve Zen Budizmi: Kim’in korkularını yaşıyoruz?

Endişeler ve depresyon nüksettiğinde, bu durumu sakince kabul edip kaynaklarını Zen Budizmi ile sorgulamamız mümkün olabilir mi? Sadece kendimizin değil, başkalarının ve toplumun endişelerini de yaşıyor olabilir miyiz? Öyleyse bu durumdan nasıl kurtulacağız?

Eğer toplumun ya da Kültürün beklenti ve talepleri, duygusal yükler, dilin koşullandırmaları, başkalarının talepleri gibi kaynaklardan kaynaklanıyorsa endişe, onun çoğunlukla dış kaynaklı olduğunu söyleyebiliriz. Öyleyse bu yüklerden kaçarak içeriye, Kendiliğe, Oluş’a dönmek nasıl mümkün olabilir? Zen bilgeliği bize bu yolda neler öğretebilir?

Okumaya devam et “Endişe ve Zen Budizmi: Kim’in korkularını yaşıyoruz?”

Yılmaz Güney’in ‘Umut’undan Kemal Sunal’ın ‘Düttürü Dünyası’na: Gerçeklik ve yoksulluk

Yılmaz Güney‘in ‘Umut‘u, fakirliğin ve sınıfsal açmazların gerçekliğin kavranışını nasıl çarpıtabildiğinin iyi bir örneği. Cabbar tüm umutları tükendiğinde, çareyi definecilikte arar. Umut‘u izlerkeni tüm çareler tükendiğinde ve gerçekliğe tahammül etme kapasitesi yitirildiğinde, insanın gerçekliğe ilişkin kavrayışını da kaybettiğini görürüz.

Kemal Sunal‘ın Düttürü Dünya filmi ise, bir çalgıcının ve ailesinin geçim sıkıntısına odaklanır. Sanatını icra ederek geçimi için yeterli parayı kazanamayan Düttürü Mehmet, ekonomik yarışa katılabilmek için ikinci bir işe girer ve ikili bir hayat yaşamaya başlar. Mehmet’in yaşamı, bu iki hayatın birbirine girmesiyle gerçekliğin flulaştığı bir karmaşaya dönüşür.

Sonuç olarak, bu iki filmi birlikte düşündüğümüzde aklımızda şu sorular oluşur: Düzenin dışına itilenler, gerçeklik algısının da dışına mı itilirler? Yani gerçekliğe dayanacak takatları mı kalmaz? Yoksa gerçekliği çarpıtmaları, psiko-sosyal bir mekanizma yani ötekilerin bir direnişi olarak mı görülmelidir?

Okumaya devam et “Yılmaz Güney’in ‘Umut’undan Kemal Sunal’ın ‘Düttürü Dünyası’na: Gerçeklik ve yoksulluk”

Freud’un ‘Tek Tanrıcılık’ı: Musa’nın iki yaşamı ve Akheneton

Freud'un Musa ve Tektanrıcılık kitabının kapağı.

Musa ve Tektanrıcılık kitabı, Freud‘un Yahudi tarihçesi ve hikayesi üzerine yürüttüğü dedektiflik niteliğindeki araştırmasıdır. Freud bu çalışmasında Musa‘yı ve öğretisini analiz etmekle kalmaz, Yahudi geleneği içindeki Musa’nın farklı tasvirleri arasındaki bir uyuşmazlığı tespit eder ve bunun arkasındaki sır perdesi üzerine spekülasyonda bulunur.

Büyük düşünürün iddiası şaşırtıcıdır: Musa iki yaşam sürmüş ve ölümden geri dönmüş olabilir mi? Böyle bir şey nasıl mümkün olabilir ve gerçekleştiyse psikolojik ve psiko-sosyal altyapısı nedir? Musa’nın hikayesinin firavun Akheneton ile ne ilişkisi vardır? Musa ve Tektanrıcılık, sadece izini sürdüğü hikaye değil, toplum ve kültür hakkında da çok şey söyleyebilir bizlere.

Okumaya devam et “Freud’un ‘Tek Tanrıcılık’ı: Musa’nın iki yaşamı ve Akheneton”

‘Trailer Park Boys’ ve Toplumun beklentilerinden sıyrılmak

Trailer Park Boys, Amerikan yapımı bir Netflix mizah dizisi. Ricky, Bubbles ve Julian’ın karavan parkındaki yaşamları, rezil ama aynı zamanda eğlencelidir. Başlarını bir türlü beladan kurtaramayan üçlü, sürekli hapisle sokaklar arasında mekik dokur, kendilerini eski sevgililerine ya da ev sahiplerine kabul ettirmeye çalışır ve sık sık rezil olurlar.

Bu diziyi izlemenin, benim gibi endişeli ve hırslı bir beyaz yakalı üzerinde her zaman rahatlatıcı etkisi oldu. Eğer siz de iş ya da okul bütün enerjinizi tükettikten sonra, biranızı açıp koltuğunuza uzanmak ve bu esnada sadece kaslarınızı değil, aynı zamanda toplumun baskı ve beklentilerinden yorulmuş zihninizi dinlendirmek istiyorsanız, bu dizi size göre olabilir. Yaşasın tembellik hakkı!

Okumaya devam et “‘Trailer Park Boys’ ve Toplumun beklentilerinden sıyrılmak”

Depresyonu paranteze almak: Husserl ve Epoche

Husserl fotoğrafı.
(Husserl)

Depresyonu fenomenolojinin (Husserl‘in felsefesi) metodolojisini kullanarak paranteze almamız mümkün mü? Yunanca kavramla ifade edilince melankolinin korkup kaçmayacağı açık. Öyleyse ne kerameti vardır epoche denen şeyin? Paranteze almak ne demektir? Depresyonu nasıl etkisiz hale getireceğiz?

Bunların bir anda olup bitmeyeceği açıktır. Daha ziyade depresyonu erteleyecek ya da azaltacak tali araçları arıyoruz. Zira hayat anlardan oluştuğundan, bu küçük dokunuşların daha etkili olduğunu düşünüyorum. Zen bilgeliği ve hermetik gelenek de bizimle aynı fikirde bu yolda.

Okumaya devam et “Depresyonu paranteze almak: Husserl ve Epoche”