Özgüvenin zararları

Özgüven, günlük hayatımızda ihtiyacımız olan en önemli ruhsal durumlardan birisi ve eylem içerisinde bir zorunluluk. Hatta yaşamımızda kronik eksikliği durumunda psikolojik destek bile alıyoruz. Peki faydaları yanında, özgüvenin zararlarından da söz edebilir miyiz?

Özgüvenin eylem ve gelişim süreçleri ile ilişkisi yok sayılamaz. Fakat her ne kadar Goethe Faust’a “Önce eylem vardı.” diye başlamış olsa da, eylemin yaşamımızda her şey olmadığını da biliyoruz. Akıl duygular, hem eylemlerimizi şekillendirir hem de eylem sırasında işlemeyi sürdürürler. Peki özgüvenle akıl ve duyguların ilişkisi hakkında ne düşünebiliriz?

Özgüvenin zararları ya da faydaları hakkında neler söylenebilir?

Okumaya devam et “Özgüvenin zararları”

Platon’da öğrenmek neden hatırlamaya dayanır?

Platon, “anamnesis” kuramı ile, öğrenmenin her zaman hatırlamaya dayandığını iddia eder. Buna göre, bilgi doğuştandır ve öğrenmek anımsamaktır. Peki bu teorinin Platon felsefesindeki önemi ve işlevi nedir? Neden Platon’da öğrenmek hatırlamaya dayanır?

Öğrenmenin hatırlamaya dayanması, şaşırtıcı bir fikirdir. Bu iddianın Platon’un doğruluk ve hakikat teorisi ile ilişkisi nedir? Hatırlamanın öğrenmeye aynı şey olması nasıl filozofun koşulsuz ve zamansız olanı temellendirmesine olanak sağlar?

Bilgi teorisi ile alakalı bu felsefi çözüm, Platon için ruh göçü fikri ile birliktelik içindedir. Platon’un epistemolojik çözümünü ruh üzerine teorisi ile birlikte ortaya koyması hakkında ne düşünmeliyiz? Neden hatırlamadan bilemeyiz? Ve neden öğrenmeyi açıklamak için ruh göçü gibi bir fikre ihtiyacımız olsun?

Okumaya devam et “Platon’da öğrenmek neden hatırlamaya dayanır?”

Felsefeye başlarken yaptığım hatalar

Bir felsefe meraklısı ve felsefeye sürekli yeniden başlamaya çalışan birisi olarak, felsefi düşünmeye girişin nasıl yapılması ya da yapılmaması gerektiği konusunda bir miktar deneyimim olduğunu söyleyebilirim. Öyleyse en doğru ya da en yanlış yolu bulmalıyız, çünkü bunlardan ikisi de çok öğretici.

Felsefe nedir? Bu soru fazla geniş ve zor. Ama yine de bu soru bize, hangi teknik ve disiplinle düşünmeliyiz ve bizden önce düşünenler / felsefe yapanlar hangi yolu izlemiş gibi iki alt soru verir. Bu soruların mı peşine düşeceğiz? Yoksa felsefeye kendi dertlerimizden mi başlayacağız?

Şüphesiz herkes için ideal bir yoldan söz edilemez. Üstelik motivasyon yani felsefeye nasıl başlanacağı sorunu, büyük filozoflar için bile çetin bir konudur. Ben burada, kendi deneyimlerim ve çıkmaz sokaklarım ışığında, felsefeye başlanmaması gereken yollar ya da felsefeye başlarken yapılabilecek hataları tartışmak istiyorum. Bu yollar üzerine düşünürsek, belki de felsefi başlangıcı yaşamımıza çağırabiliriz.

Okumaya devam et “Felsefeye başlarken yaptığım hatalar”

Kierkegaard’ın aşk hayatı ve fedakarlık

Kierkegaard portresi.

Kierkegaard, ünlü eseri Korku ve Titreme‘de İbrahim’in ‘feda‘ hamlesini takip eder ve bu hamlenin yüceliğini bizzat kendi yaşamı ile uygulamaya koyar: Kierkegaard sevdiği kadınla nişanlandığı halde nişanı bozar. Peki düşünür aşkını neden feda eder?

Kierkegaard kendisini, bir nevi Sokrates haline getirmiş ve Kopenhag sokaklarını mesken edinmişti. Babasından kendisine ulaşan laneti ise, belki de cümlelerinin parlaklığına eşlik eden gölgelerle karşılar. Bu gölgeler düşünürün yaşamını hem karartır hem de zenginleştirir. Belki de bu gölgeleri kabul etmesi de bir feda hamlesiydi.

Fakat en önemli feda hamlesini aşk hayatında gerçekleştirir Kierkegaard. Ancak İbrahim’in aksine, bir kadının kalbini kıran Kierkegaard feda hamlesinden sonra hiçbir şey kazanamaz. Yalnızlık dışında!

Okumaya devam et “Kierkegaard’ın aşk hayatı ve fedakarlık”

Bojack Horseman ve sahte varoluşçuluk

Bojack Horseman, özgün karekterleri ve karanlık ama zengin mizah tonuyla Netflix yapımları arasında dikkat çekiyor. Özelikle de depresif bir ruh haline getireceği sarkastik ve nihilist açılımlarla bizi rahatlatıyor. Çünkü dizinin karekterleri ve hikayesi yoğun şekilde varoluşçu izlekler ve öğeler içeriyor.

Kendi adıma ben de dizinin tamamını keyifle izlediğimi söylemeliyim. Ama dizinin varoluşçu izlekler içerdiğini söylüyorsak, bu izleklerin dizide ne kadar varoluşçu düşünce dolayımında kaldığını ve bizi ne kadar varoluşçu bir sorgulamaya yönlendirdiğini sorgulamak zorundayız. Çünkü bir hikayenin yaşama ilişkin bir tartışmayı sürdürmesi ile o tartışmayı eğlence ve pazarlama için kullanması, bir anlamda meze haline getirmesi iki ayrı şeydir. Bojack Horseman bunlardan hangisini yapıyor?

Ve eğer Bojack Horseman‘in varoluşçu öğeler içeren bir entertainment ürünü olduğunu söyleyeceksek, burada varoluşçu tartışmayı sabote eden sadece yapımcı ya da Netflix mİ olacaktır? Bu sabotaj, varoluşçuluğun bazı kırılganlıklarını kullanıyorsa, varoluşçu düşünce bu noktada ne oranda tehlikeli oluyor bizim için ?

Bojack Horseman elbette insanın varoluşa (existenz) ilişkin bazı hassasiyetleri manipüle ediyor. Öyleyse burada pazarlama adına sahte bir varoluşçuluk yapıldığını mu söylemeliyiz? Bunu söylersek, varoluşçu düşüncenin bu manipülasyona açıklığı ile ilgili ne düşüneceğiz?

Okumaya devam et “Bojack Horseman ve sahte varoluşçuluk”

Frida Kahlo neden bu kadar acı çekti?

Frida Kahlo, resimleri ve hayat hikayesi ile hem insanın içini ısıtmayı, hem de tüylerini diken diken etmeyi başarıyor. Öyle ki bu hikayeyi okumak, izlemek ya da okumak bile insanı zorlarken, Kahlo‘nun bu zorluklardan yılmayıp her şeye rağmen üretken bir yaşam sürdürmesi, insana ilham veriyor.

Bu noktada akla birkaç soru geliyor: Daha sağlıklı bir soru, Frida Kahlo‘nun bunca sağlık problemi, bunca sağlıksız ilişki ve talihsizliğe rağmen nasıl güçlü kalabildiği ve üretmeye devam edebildiğidir. Nasıl olur da Frida Kahlo 20. yüzyılın en güçlü kadın sanatçılarından birisine dönüşür?

Ama soruyu farklı şekilde soralım: Neden bu kadar üretken bir kadın, bunca zorluk ve acı yaşar? Frida Kahlo bu acılar olmadan kendisi olabilir miydi? Dünya neden bu kadar adaletsizdir? En iyi, en hassas ve en güçlü olan mı yaşamın fırtınası ile karşı karşıya gelir?

Sorumuz şu öyleyse: Frida Kahlo neden bu kadar acı çekti?

Okumaya devam et “Frida Kahlo neden bu kadar acı çekti?”

Seçme özgürlüğü ve Örtülü seçim

Özgürlüğün önemli bir kısmını, seçme özgürlüğü oluşturur: Peki ya seçimlerimizin bir kısmını örtülü olarak yapıyorsak ama bu seçimlerin yine de farkındaysak? Öyleyse bu yazıda, insan sorumluluğunu kabaca düşündüğümüzden daha geniş olarak düşünmeye çalışacağız.

Peki bu iddiaya / kanıya nereden varırız? Örneğin sürüklendiğimiz bir psikolojik – duygusal açmazda, giderek kapana kısıldığımızda ve bu kapanı son dakikada fark ettiğimizde: Kendimizi bu açmaza sürükleyecek seçimleri yapmadık mı? Aşık olduk örneğin, gece uyumadan önce ısrarla onu düşünmedik, umutlarımızı hiç gerek yokken bir insana bağlamadık mı? Tek bir umut kalana dek diğer umutları yok etmedik mi?

Ya da bir ilişkiyi sürekli bilinçsizce aşındırırken, o ilişkiden bilinçsiz de olsa kurtulmaya çalışmadık mı? Böyle sürekli bir eylemin bilinçli olmadığını nasıl söyleyebiliriz? Öyleyse biz bilinci çok türev ve keyfi bir farkındalık türü için kullanıyoruz. O halde ona neden ihtiyacımız olsun? Neden özgür irade gibi bir kavrama ihtiyacımız olsun?

Okumaya devam et “Seçme özgürlüğü ve Örtülü seçim”

İslam Felsefesi’ni Gazali mi bitirdi?

İslam Felsefesi’ni Gazali‘nin sonlandırdığı ile ilgili şehir efsanesi üzerinde duracağız. Bu efsanenin çıkış sebebi, Gazali‘nin İbn-i Rüşd ve diğer Yunani / Arisyocu İslam filozoflarını eleştirmek için Tehâfütü’l-Felâsife (Filozofların Tutarsızlığı) eserini kaleme almış olmasıdır.

Gazali bu kitapta İslam felsefesi içerisindeki belirli bir tipte felsefe yapma biçimini kapsamlı şekilde ve felsefi derinliği içinde tartışır. Bu kitap, gerçekten de İslam Felsefesi içerinde Aristocu etkiyi azaltmıştır. Bunun yerine ise metafizik konularda Kelam’ın etkisi artmış, ancak örneğin mantık gibi bir alanda Aristocu etki değilmemiştir.

Gazali‘nin çıkışındaki düşünsel arkaplan nedir? Gazali döneminde Aristocu felsefenin miadı neden dolmak üzereydi? Eğer bu arkaplanı görebilirsek, neden Gazali‘nin çabasını kaba bir felsefe düşmanlığına indirgeyemeyeceğimizi de anlayabiliriz.

Okumaya devam et “İslam Felsefesi’ni Gazali mi bitirdi?”

Aşkı arıtmak: Platoncu Aşk’tan Spinozacı Sevgiye

Tutkulu ve romantik aşkın bir büyüsü olduğu muhakkak, özellikle de içerisinde olan için. Öyle ki kişinin bu duygulanımın içerisinde aşık olduğu kişi ya da şeye karşı bile körleşmesi, bencilleşmesi ve hırçınlaşması olağan. Öyleyse kitapların ve şarkıların en yüksek payeyi verdiği aşk bile bir hafiflikten bir ağırlığa ve hastalığa dönüşebiliyor.

Sorun nerede? Biz aşk ile kişinin doğal olarak verici, diğerkam ve iyi olacağını umarken, duyguların köleliği nasıl oluyor da insanları uçuruma sürüklüyor? Aşk nasıl olur da kişinin kendi yaşamını zehirler? Yanlış sevgi alışkanlıkları mı geliştiriyoruz? Yoksa çağın önerdiği değerleri, en başta da bencilliğimizi mi aşamıyoruz?

Bu yazıda, Andre Comte-Sponville‘nin Aşk, Cinsellik ve Ölüm kitabındaki aşk üzerine düşünümlerinden hareket ederek bu sorular üzerine düşünmeye çalışalım. Bu tartışma Platon‘un Şölen‘inden hareket edip Spinozacı arzu ve sevgi konseptlerini takip edecek.

Okumaya devam et “Aşkı arıtmak: Platoncu Aşk’tan Spinozacı Sevgiye”

Doğadaki dönüşüm neden bizi heyecanlandırır?

Doğa ve çicek

Doğaya dönüş fikri ya da en azından doğada keyifli bir haftasonu geçirme planı neden bizi heyecanlandırır? Doğanın içsel güçlerinin kendiliğinden gelişimi bizde bir tür uyum hissi mi uyandırır? Belki de Niçe’nin söylediği gibi, sadece ‘doğa‘ insanlar gibi bizim hakkımızda yargılara sahip olmadığı için rahatlarız onun kucağında.

Ama doğanın uyandırdığı uyum hissinin imgeleminizde uyandırdığı daha derin bir rezonans olabilir. Çünkü bilincimiz sürekli uykuda olduğundan kendimizde ve ilişkilerimizde takip edemediğimiz yaşamsal canlılık ve güç ile, ona yargısızca yaklaştığımız için doğada karşılaşıyor olabiliriz.

Yaşamsal canlılık ile yaratıcılık arasında nasıl bir ilişki vardır? Canlılık ve dönüşüm, nasıl olur da yaratımın ve evrimin metaforuna dönüşür? Ve bu metafor nasıl olur da bizim yaşama ve varlığa ilişkin kavrayışımızı geliştirir?

Doğadaki dönüşüm neden bizi heyecanlandırır ?

Okumaya devam et “Doğadaki dönüşüm neden bizi heyecanlandırır?”

Nasreddin hoca ile melankoliyi yenmek

Nasreddin hoca fıkra ve hikayelerindeki tasavvuf ve mizah ögeleri melankoli ve depresyonu geriletmemiz için bize yardımcı olabilir mi? Burada sadece mizahın gücünden değil, dünyanın düzenini yadsıyan bir sufinin ironi hamlesinden de yardım alacağız.

Şu klişeyi hepimiz duymuşuzdur: Nasreddin hoca hikayeleri ile güldürürken düşündürmektedir. Fakat bu nasıl bir düşünmeydi? Neyi düşünmeye, neleri sorgulamaya davet eder bizleri? Ve bu davet toplumun yargı, kabul ve beklentilerinden, hüsnü kuruntulardan, egomuzun sarsıntılarından bizi nasıl çekip çıkarabilir? Endişelerimizi nasıl hafifletebiliriz mizah ve ironiyle?

Hazırsak göle maya çalmaya başlayalım 🙂

Okumaya devam et “Nasreddin hoca ile melankoliyi yenmek”

Samimiyetle insanları nasıl kazanamazsınız?

Samimi olun! Ne güzel tavsiye değil mi! Oysa kendi kendini yok eden bir tavsiye bu. Bu tavsiyeyi alıyor ya da veriyorsanız, samimi değilsiniz. En azından şimdilik. Çünkü bilinçli olarak oynanacak bir oyun değil bu.

Samimiyet, bilinçsizce ve mütemadiyen oynanacak bir oyun, ama en çok Kendi’mizle mücadele edeceğiz bunu başarmak için. Çünkü samimiyet oyununda ikili bir hamle var. Feda ve ironi birlikte rol almak zorunda burada. Ama bunu yapmadan nasıl yapılacağını anlamak çok güç olmalı. (Aslında her anlama güçtür. Bir yapmaya eşlik etmiyorsa.)

Öyleyse neden samimi olmamalıyız, bunu düşünmeye çalışalım. Samimi olmanın yükü neden daha fazla? Ulaşacağımız elbet çok büyük bir kazanç, fakat neden buna ulaşamamak riskini almamalıyız? Bu soruları cevaplamaya çalışalım. Eğer bunları cevaplarsak, belki neden samimi olmalıyız sorusunun cevabına da yakındayabiliriz.

Okumaya devam et “Samimiyetle insanları nasıl kazanamazsınız?”

Tacizcinin sevgisi ile aşığın sevgisini ne ayırır?

Bu soru tüylerimi diken diken ediyor. Tacizci burada cinsel obje haline getirdiği ötekiyi neredeyse tamamen ortadan kaldırıp kendi arzusunda yıkanırken, aşık nasıl olup da ötekine yani sevgisini yönlendirdiği kişiye ihtimam gösterebiliyor? Ve en önemli soru: Biz kendi ilişkilerimizde bu iki eğilimden hangisini takip ediyoruz?

Severken, karşımızdakine aşık gibi mi davranıyoruz, yoksa tacizci gibi mi? Karşımızdakini bir insan, yaşamın bir parçası olarak göz önüne alabiliyor muyuz?

Bunlar rahatsız edici sorular olsa da, arzu söz konusu ise bu soru bize bir perspektif sunabilir. Şunu kabul etmek gerek: Herkes arzularının etkisi altındadır. Bazılarımız bunun peşinden gittiğinin Farkında, bazılarımız ise değil. Tabii bu gitmek de seviye seviye olmalı. Çünkü arzunun her yönlendirdiğini yapmak zorunda değiliz. Onu bastırabilir, yönlendirebilir ya da başka stratejilerle onunla baş etmeye çalışabiliriz.

Okumaya devam et “Tacizcinin sevgisi ile aşığın sevgisini ne ayırır?”

Meditasyon bir insanın hayatını ne kadar değiştirebilir?

Meditasyon, bir hayata en fazla ne katabilir? Bir kapı mı aralar bize, yoksa hayatımızı değiştirebilir mi?

Yoga ve Zen’in bir sektör yaratmış olduğu da muhakkak günümüzde. Kimsenin ekmeğine mani olmayalım. Ama Kadim doğu öğretisinde, meditasyon sadece spor ve zihinsel rahatlama ile sınırlı mıydı gerçekten? Bu kadar satılabilir ve huzur verici miydi bu yol? Yoksa güçlüklerle dolu bir arayış mıydı?

Meditasyon hem katılımcı için, hem meditasyonu öğreten – pazarlayan için son derece faydalı ve öngörülebilir. Kendimize yönelik farkındalığımızı arttırdığı, duygu ve fikirler ile baş etme tekniklerimizi geliştirdiği de bir gerçek. Ama böyle güvenli bir tekniğin, tek başına bir hayatı değiştireceğini düşünmek en iyi ihtimalle naiflik değil mi?

Bu sorulara nasıl cevap vereceğimiz, asıl sorunuz olan meditasyonun bir hayatı değiştirip değiştiremeyeceği sorusuna vereceğimiz cevabı da belirleyecek.

Okumaya devam et “Meditasyon bir insanın hayatını ne kadar değiştirebilir?”

Montesquieu’nin İklim Teorisi ve Mevsimsel Depresyonla Baş Etmek

Sonbaharda neşeli olmak.

İstanbul’da sonbaharın başlamasıyla mevsimsel depresyonla tanışıverdik. Peki gri tonlar ve soğumaya başlayan havayla peydahlanan bu hüzün hissiyle nasıl baş etmek gerek? Sonbaharı neşeyle karşılayabilir miyiz?

Belki de depresyon burjuvalar için, biz mevsim değişiminde depresyona giremeyecek kadar yoğunuz diye düşünüyorsunuz. Ya da iradem son derece güçlü, mevsimler beni etkilemez diye düşünebilirsiniz. Ama aynı gökyüzü hepimizin üzerinde. Ve her mevsimde, bedenlerimiz gibi düşüncelerimiz ve ruh halimiz de değişiyor. O halde kendimizi gri gökyüzüne hazırlamalıyız.

Üstelik daha da karamsar olmamız için sebepler var. Örneğin 1689-1755 yılları arasında yaşamış Fransız düşünür Montesquieu, iklimin kültürü, siyaseti ve insanların karekterlerini kati şekilde belirlediğini iddia etmişti.-

Okumaya devam et “Montesquieu’nin İklim Teorisi ve Mevsimsel Depresyonla Baş Etmek”

Constant’ın New Babylon’u ve Göçebe Düşünce

Sanatçı Constant Nieuwenhuys’ın New Babylon‘u, tüm insanların mesaiden özgürleştiği ve tüm zamanlarını yaratıcı üretim ve boş zaman aktivitesine ayırdıkları bir ütopyadır.

New Babylon‘da, insanlar artık emeklerini satmak için bir yerde kalmak zorunda olmadıkları için, sürekli gönüllü göçebeler olarak yaşarlar. Artık dünya, megastrüktürler ile kolayca gezilebilen ve özgürce iskan edilebilen bir yerdir. Bu özgür dünyanın özgür insanı Homo Ludens, tüm vaktini yaratıcılık için ayırabilecektir Constant‘a göre. Bu ütopyada yaratıcılık ile göçmenliğin iç içe geçmiş olması düşündürücüdür. Deleuze ve Guattari’nin göçebe düşünce fikri aklımıza gelir bu noktada.

Çok gezen mi yoksa çok okuyan mı bilir, bu yazıda bir kere daha yaşanacak bu çarpışma 🙂

Okumaya devam et “Constant’ın New Babylon’u ve Göçebe Düşünce”

Endişe ve Zen Budizmi: Kim’in korkularını yaşıyoruz?

Endişeler ve depresyon nüksettiğinde, bu durumu sakince kabul edip kaynaklarını Zen Budizmi ile sorgulamamız mümkün olabilir mi? Sadece kendimizin değil, başkalarının ve toplumun endişelerini de yaşıyor olabilir miyiz? Öyleyse bu durumdan nasıl kurtulacağız?

Eğer toplumun ya da Kültürün beklenti ve talepleri, duygusal yükler, dilin koşullandırmaları, başkalarının talepleri gibi kaynaklardan kaynaklanıyorsa endişe, onun çoğunlukla dış kaynaklı olduğunu söyleyebiliriz. Öyleyse bu yüklerden kaçarak içeriye, Kendiliğe, Oluş’a dönmek nasıl mümkün olabilir? Zen bilgeliği bize bu yolda neler öğretebilir?

Okumaya devam et “Endişe ve Zen Budizmi: Kim’in korkularını yaşıyoruz?”

Depresyonu paranteze almak: Husserl ve Epoche

Husserl fotoğrafı.
(Husserl)

Depresyonu fenomenolojinin (Husserl‘in felsefesi) metodolojisini kullanarak paranteze almamız mümkün mü? Yunanca kavramla ifade edilince melankolinin korkup kaçmayacağı açık. Öyleyse ne kerameti vardır epoche denen şeyin? Paranteze almak ne demektir? Depresyonu nasıl etkisiz hale getireceğiz?

Bunların bir anda olup bitmeyeceği açıktır. Daha ziyade depresyonu erteleyecek ya da azaltacak tali araçları arıyoruz. Zira hayat anlardan oluştuğundan, bu küçük dokunuşların daha etkili olduğunu düşünüyorum. Zen bilgeliği ve hermetik gelenek de bizimle aynı fikirde bu yolda.

Okumaya devam et “Depresyonu paranteze almak: Husserl ve Epoche”

Sartre’ın Kavşağı: Özgürleşmek ya da nesneleşmek

Kaygı, Sartre‘da insan yaşamını felce uğratan özel bir durumdur. Kişi bu felce yakalandığında iki seçeneği vardır: Özgürlüğün cehennemini kabullenerek hiçlikle yüzleşmek ya da bir nesne gibi var olmayı seçmek. Bu kavşağın tehlikesi, özgürleşmek ya da nesneleşmek arasında tercih yapma zorunluluğudur. İnsan hangi seçimi yaparsa yapsın bu cehennemden kurtulamaz.

Okumaya devam et “Sartre’ın Kavşağı: Özgürleşmek ya da nesneleşmek”

Horus’un Gözü, Sonsuzluk ve Ölüm

Horus'un gözü simgesi.
Horus’un Gözü

Horus’un gözü, Mısır mitolojisinde vicdanı simgeler. Göz, yaşama son kez bakar, onu kutsar ve onu yargılar. Ölümle yüzleşir yaşamın son zerresi ve zamansızlığa nakşedilir.

Son bakışın dolayımı aşkındır. Bu bakış , belki kişinin Yaşam’a son bakışına, belki de ölümün yaşama bakışına denk düşer. Her halükarda, bu bakış sonsuz ve temsil edilemezdir. Horus’un ölümün dolayımı ile kutsala ulaşması ve evrensel vicdana dönüşmesi, varlığın ancak ölümün duyumsattığı kaygıyla duyumsanabileceğini söyleyen Heidegger felsefesi ile benzerlik gösterir.

Okumaya devam et “Horus’un Gözü, Sonsuzluk ve Ölüm”