İstihbaratın cinleri ve politik inanç

Türk istihbaratının cinleri çalışmalarında kullandığı ve bunlarla pek çok başarı elde ettiği dedikodusu, çeşitli mecralarda karşıma çıkmıştı. Bunun gerçekliğini bilmiyoruz 🙂 ama paranormalin siyasal bir hezeyan ile birlikte olması, bu dedikoduyu benim için ilginç kılıyor.

Paranormale kaçışın, gerçekliğe katlanmanın zorlaştığı noktalarda ortaya çıktığını daha önce iddia etmiştim. Bu ihtiyacın politik arenada ortaya çıkmış olması ise, bambaşka bir fenomene işaret eder. Aklın alanı olan siyasetin, duygulanımlar üzerinden yürütüldüğünü uzun zamandır gözlemliyoruz. Fakat bu örnek, duygulanımdan inancın alanına doğru savruldugumuzu gösteriyor.

Öyleyse inanç ve siyaset hakkında ne düşünmeliyiz? Paranormal, siyaset ve mitoloji nasıl bir araya gelir? Siyasal mitoloji hakkındaki yazım için şuraya bakabilirsiniz. Bu yazıda ise konunun başka bir yönünü tartışalım: Politik bilinç nasıl olur da istihbaratın cinlerine ihtiyaç duyar?

Okumaya devam et “İstihbaratın cinleri ve politik inanç”

Pan’ın Labirenti (2006) ve paranormale kaçış

Pan’ın Labirenti, insanların dünyanın ve savaşın acımasızlığından paranormale kaçışlarını çok iyi örnekleyen bir film. Ben, cin – peri ve hayalet deneyimlerinin ve hikayelerinin pek çoğunun temelinde işte bu mekanizmanın olduğunu düşünüyorum.

Çünkü dünyanın adaletsizliği, akıl tarafından da gerekçelendirilir. Kapitalist dünyada başarısızsak, başarısızlık bizimdir, sistemin değil. Sistemin en büyük başarısı, bu düşünceyi bize kabul ettirmiş olmasıdır. Tam da bu yüzden, akıldan kaçış haklı değilse de, anlaşılırdır. Bu mücadeleyi okuyacak ya da sürdürecek cephaneliği olmayanlarin, normalden paranormale kaçmaları ve hikayelere sığınmaları neden şaşırtıcı olsun ki?

Öyleyse Pan’ın Labirenti’nden hareket ederek, paranormalin dünyanın acılarından kaçış işlevini tartışalım.

Okumaya devam et “Pan’ın Labirenti (2006) ve paranormale kaçış”

Enflasyon, iş hayatı ve yaşamın paylaşılması

Genç orta – alt sınıflar olarak yükselen enflasyon ve zorlaşan iş hayatında ayakta kalmaya çalışıyoruz. Enflasyon canavarının kılıcı altında, ne uğruna olduğunu bilmeden çalışmaya devamke… Peki giderek uzayan mesai saatleri bizden sadece gençliğimizi mi çalıyor?

Ofiste çalışan ve emeğini satan bir mimar olarak, yolun sonu nereye çıkacak bilmiyorum. Her şeyin fiyatı hızla artarken emeğimizin değeri yerinde sayıyor ya da nispeten azalıyor. Bu durumda yerimizde bile saydığımız söylenemez, aslında geriye gidiyoruz ve servetimiz gözümüzün önünde başkalarına aktarılıyor.

Bu halde hepimizin ve en çok da gençlerin geleceksizleştirildiği kesinlikle söylenebilir. İşte bu geleceksizleştirilme, bizzat yaşamın toplumun bir kesiminden sökülüp başka toplumsal sınıflara aktarılmasıdır. Öyleyse ortada bir cinayet ve cinayet mahali var.

Okumaya devam et “Enflasyon, iş hayatı ve yaşamın paylaşılması”

Borsa, Bitcoin ve Orta-sınıf’ın Hayalleri

Enflasyonun canavarlaştığı ve gelecekle ilgili ister istemez karamsarlaştığımız bir dönemde, neden borsa ve bitcoin gibi mecralara merak sağlarız? Bu mecraların sağlayabileceği refahın belirsizliği, insana verdikleri umutla ters orantılıdır çünkü. Kriz dönemlerinde paradan çok umuda ve hayallere ihtiyacımız vardır.

Öyleyse borsa ve bitcoin gibi yeni beyaz yaka hobilerinin, psikolojik savunma mekanizmaları ile ilişkili olduğunu söyleyebiliriz. Geleceksizleştirilen orta ve orta-alt sınıf, düzenin içinde bir gelecek göremiyorsa, akşamları Netflix’ten aldığı uyuşturucuyu gündüz de ekonomik bir sakinleştiriciyle tamamlamalıdır.

Burada tam da umudun insanı zehirlemesi ile karşılaşırız. Evet, arzu çoğu zaman yanıltıcıdır ve insan hayallerine ulaşmayı değil onların peşinden koşmayı sever. Ama ya artık ne kovalayacak ne de kaçarak enerjimiz kalmadıysa? Alalacele çırpınıyor ve akıl sağlığımızı korumaya çalışıyorsak?

Geleceksizleştirilen orta sınıfın hayal kurma ihtiyacı, gerçeklik artık dayanılmaz olduğundan bir psikolojik sağaltımdır. En fakirleştiğimiz dönemde borsaya gireriz. Çünkü umut maddiyatını kaybetmiştir artık.

Okumaya devam et “Borsa, Bitcoin ve Orta-sınıf’ın Hayalleri”

Siyasal mitoloji ve hükümdarın kutsallığı

21. yüzyılda yöneticinin – iktidar sahibinin kutsal olup olmadığını sormak garip görünebilir. Fakat içinde olduğumuz temsili ve popülist demokrasi rejimlerinde, yöneticilerin etrafındaki sevgi halkasını oluşturan ve liderleri uğruna ölünecek baba figürleri haline getiren belki de böyle bir kutsallık inancıdır. Öyleyse bu irrasyonel siyasi ruh halini, siyasal mitoloji olarak adlandırabiliriz.

Bu inancı bütün açıklığı ile dinsel monarşilerde okuyabiliriz. Ama belki de bu fikrin temeli, daha da geriye, paganik döneme kadar gidiyor. Bu inanç her halükarda, yöneticinin iktidarını korunası için çok büyük bir avantaj sağlıyor. Peki aynı avantaj devlet ve halk için söz konusu mu? Hükümdarın kutsallığı ve sorgulanamazlığı pek çok problem doğurmayacak mı?

Günümüz demokrasisinde ise durum iyice karmaşıklaşır. Yöneticilerin halk tarafindan sorgulanmasının, topluma hesap vermesinin ve seçilmesinin esas olduğu bir yönetim biçiminde bazı yöneticilerin kutsallık kazanması nasıl sonuçlar doğuracaktır? Böyle bir yöneticinin kazanacağı güç, bir monarktan çok daha korkunç olmaz mı? Seçmenin rızasının medya aracılığı ile manipülasyonu, bu süreci bir tür şeytanla dans haline getirmeyecek midir?

21. yüzyılda siyasi liderlerin uğruna ölünecek baba figürleri haline gelmesi hakkında ne düşünmeliyiz? Hükümdar kutsal mıdır? İçine düştüğümüz siyasal mitoloji bizi nereye kadar sürükleyecek?

Okumaya devam et “Siyasal mitoloji ve hükümdarın kutsallığı”

Nasreddin hocanın oyunu kime?

Nasreddin hoca hikayeleri bizi nasıl şaşırtır? Fıkra kahramanları kah keyiflenirler, kah hüzünlenir Hoca ile karşılaştıktan sonra. Ama karşılaşma, her defasında şaşırtıcı ve içerisinde olunan dilsel bağlamı genişletici / esneticidir. Kahramanlar, bir şekilde üyesi oldukları kültürel kodların akışında bir kesinti durumunu yaşarlar.

Ben bu karşılaşma ve hikayelerin şaşaırtıcılığının, Nasreddin Hoca‘ya özgü bir hakikat anı’ndan kaynaklandığını düşünüyorum. Bu anı yakalamak için, öncelikle Hoca’nın oynadığı oyun üzerine düşünmek istiyorum.

Bu soruyu belirli bir Nasreddin hoca hikayesi üzerinden tartışacağız. Hikayemiz:

Hani vebalini de almış olmayayım, ben de elin yalancısıyım; sözde, Nasreddin Hoca‘nın karısı, daha üç ay demeden gebe istemiş. Doğrusu, Hoca şaşırmış, bir yaşına daha girmiş: ”Yahu, bizim bildiğimiz, kadın dediğin dokuz ayda doğurur; ayın, günün dolmadan nasıl olur bu ?” deyip de karısının yüzüne bakınca, hatun hiddetlenip kocasının üzerine yürümüş:

”Ne demek dokuz ay; bir hesap, kitap etsene! Ben sana varalı ne oldu, üç ay değil mi? Ya sen beni alalı? O da üç ay; etti mi altı ay!” deyince, Nasreddin Hoca‘nın el, sakalında kalmış:

”Hakkın var karıcığım, demiş; bu ince hesaplar benim aklıma gelmemişti!”

Nasreddin Hoca Fıkraları, der. Eflatun Cem Güney, s.
Okumaya devam et “Nasreddin hocanın oyunu kime?”

Kış Uykusu (Ayşegül Devecioğlu) ve Politik Edebiyat

Kış Uykusu, Ayşegül Devecioğlu‘nun yaşam kadar politik ve yaşam kadar hüzünlü öykülerinden oluşuyor. Bu kısa kitabı, duygusal yoğunluğu sebebiyle tek bir seferde bitirmem mümkün olmadı. Bu yoğunluğun politik bir arka planla birlikte ama yapaylığa ve doğrudanlığa düşmeden sunulabilmesi ise beni özellikle etkiledi.

Bu yazıda hem Kış Uykusu‘ndan kısaca bahsetmek, hem de politikanın edebiyatla ve genel olarak sanatla ilişkisini kısaca irdelemek istiyorum. Sanat politik olmak zorunda mıdır? Politik bir sanattan ya da politik edebiyattan bahsedebilmeli miyiz ya da bahsetmeli miyiz?

Okumaya devam et “Kış Uykusu (Ayşegül Devecioğlu) ve Politik Edebiyat”

İstanbul’da fırlayan kiralar ve Kemal Sunal’ın Gülen Adam’ı

Hızla yükselen kiraların yarattığı hususi sinir bozukluğu, Kemal Sunal’ın Gülen Adam‘ının (1990) kara mizahıyla birleşince hangi delilik seviyesine ulaşacağız?

Kemal Sunal’ın Gülen Adam‘ı bir türlü gülmesine mani olamayan bir vatandaşın garip hikayesini anlatır. Günümüzde gündemimize gelmesinin sebebi ise filmdeki aşıkların gecekondularını yıkmak isteyen zabıtalar ile köşe kapmaca oynamalarıdır: Tabii salyangoz gibi sırtlandıkları evleriyle birlikte 🙂 Biz bu kadar mobil olamadığımızdan, henüz ev sahiplerinden kaçmayı başaramıyoruz.

Gülen Adam‘ın neden sürekli kahkaha attığını ve bir türlü ağlayamadığını filmin finalinde öğreniriz. Biz ise bugün ancak sinir bozukluğundan gülebiliyoruz: Özellikle de konut kiralarında son dönemde yaşanan artış söz konusu olduğunda.

Okumaya devam et “İstanbul’da fırlayan kiralar ve Kemal Sunal’ın Gülen Adam’ı”