Hakkında

İsmim Anıl Salar. Mimarım. (Şuradan about.me profilime ulaşabilirsiniz.) Kendimi bildim bileli araştırmayı ve düşünmeyi sevdim. El yordamıyla da olsa, kişisel araştırma sürecimi ilerletebildiğim kadar sürdürmeye çalışıyorum. Ne de olsa düşünmek, yaşamak için elzem ve sürekli bir uğraş. Sokrates’in söylediği gibi, sorgulanmamış hayat yaşamaya değmez.

Okuma ve araştırmaya ilgim, sanıyorum annemin bana okuma alışkanlığı kazandırması ile başladı. Babam memur olduğu için Ankara, Diyarbakır, Manisa gibi çeşitli illerde geçirdim çocukluğumu. 1990’lı yıllar ve 2000’lerin başlarında hala çocuklar sokakta oyun oynardı. Bu yıllardan en çok hatırladığım bu oyunlar ve annemin beni götürdüğü kitapçılar.

Lise yıllarımda İzmir Atatürk Lisesi‘nde yatılı öğrenciydim. Bira içmeyi ve devrimci politik görüşleri burada tanıdım. Lisemin bana bir diğer katkısı ise, edebiyat sevgisi oldu. O yıllarda İzmir Atatürk Lisesi’nin çok zengin bir öğretmen kadrosu olmasa ve iktidar ve uşakları okulda çoktan kadrolaşmış olsa da, çok nitelikli bir öğrenci kitlesi vardı. Az sayıda da olsa aydın öğretmenler, bu öğrencilerin içindeki kıvılcımı uyandırabiliyorlardı. Yatakhanede, sınıfta ya da okul bahçesinde sık sık edebiyat ve şiir üzerine tartıştığımızı, şiir dinletisi gibi etkinlikler organize ettiğimizi hatırlıyorum.

Üniversite’de tercihim, araştırma ve tasarıma yönelik yeni yeni uyanmaya başlayan ilgim doğrultusunda, mimarlık oldu. İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’ne, Taşkışla’ya kayıt oldum. Bu yıllarda fark ettim ki tasarımsal düşünüş ve mimari yaratıcılık, benim araştırmalarımın doğal bir uzantısı niteliğindeydi. İlerleyen yıllarda bunun kaba bir tespit olduğunu ve yolun devamında çok fazla yol ayrımı ile karşılaşacağımı fark edecektim.

2009-2014 yıllarında, İTÜ Mimarlık Fakültesi hala piyasa mimarlık anlayışına teslim olmamıştı ve dünya standartlarında yaratıcı ve zihin açıcı bir tasarım eğitiminin verildiği bir yerdi. Oruç Çakmaklı, Ferhan Yürekli, Ayşe Şentürer, Semra Aydınlı gibi kıymetli hocalarımız hala okuldan ayrılmamışlardı. Ayrıca birinci sınıf tasarım eğitimimizi de Sevgi Türkkan, Burçin Kürtüncü, Deniz Aslan, Ozan Avcı, Zeynep Ataş, Nizam Onur Sönmez, Funda Uz gibi çok kaliteli hocalardan almıştık. Bu dönemde özellikle tasarım eğitimimizin ilk yılları, mimari detaylardansa genel tasarım ilkelerinin tartışılmasına ayrılmıştı.

2014 yılında mezun olmamın ardından, iş hayatının fırtınalı dünyasına daldım. Romantik ve hayalci bir yapım olduğundan, ilk yıllarda piyasada çok zorlandığımı hatırlıyorum. Ama bir şekilde piyasada tutunmuştum. Bu süreçte bir mimarın ilk yılları için çok fazla ve çok çeşitli yerlerde çalıştım. Mimarlık ofislerinden, Eyüp’teki bir cephe mantolama firmasına, oradan şantiyelere ve müteahhitllik firmalarına, sonra tekrar mimarlık ve iç mimarlık ofislerine uzandı yolum. Bu süreçte hem mesleğin farklı yönlerini deneyimlediğim için şanslıydım, hem de çok fazla insan tanıdığım için.

Mesleğimi 2-3 sene yaptıktan sonra, yeniden kendimi sorgulamaya başlamıştım. Hayatta ne yapmak istiyordum? Sadece başarılı ya da ünlü bir mimar olmaya, ya da zengin olmaya mı çalışacaktım? Yoksa araştırmalarıma devam edecek miydim? Bunu istiyorsam nasıl yapabilirdim?

Üstelik sorularımın hepsi bunlar da değildi, bir kısmı daha da soyuttu. Neden yaşıyorduk? Hayatın bir anlamı ya da amacı var mıydı? Bu dönemde dinin ve tarihselciliğin bu sorularıma yanıt verip veremeyeceğini de incelemiş, çok geçici yanıtlar bulsam da en azından kendim için doyum sağlayamamış ve arayışlarımı sürdürmeye karar vermiştim.

Bu yıllarda öykü ve deneme yazmaya çalışıyordum, hatta deneme ve öykü arasında kendi tarzımda deneysel bir tür geliştirdim. 2016’dan itibaren bazı edebiyat dergileri ve fanzinlerde yazılarım yayınlandı. (Çün dergisi, Nepal fanzin gibi.) Ayrıca bazı edebiyat ya da yazı yarışmalarında ödüller kazanmıştım.

Fakat bu küçük çabalarla, hızlı ilerleyemiyordum. Bu yüzden 2017 senesine doğru daha büyük adımlar atmaya karar vermiştim. Bu yıllarda sosyal bir bölümde yüksek lisans yapma kararı aldım. O günlere kadar çok karışık okuduğumdan ve genel olarak dağınık bir yapım olduğundan, hangi bölümün bana uygun olduğundan bile emin değildim. Fakat felsefe bana uygun gibi görünüyordu.

2017-2021 yılları arasında Yıldız Teknik Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde felsefe tezli yüksek lisans programınına başladım. Okulu iş hayatıyla birlikte götürebilmek için uzattım ve her yıl az sayıda ders aldım. Tez döneminde ise daha rahat bir işe geçmiştim, bir süre küçük bir şantiyeyi yönetmiş, bir süre ise freelance çalışmıştım. Hatta bu dönem birkaç arkadaşımla mimarlık ofisi açma denememiz oldu. Birkaç iş almış ama sürdürememiştik.

Ayrıca bu dönemde, Taksim’deki Özgür Üniversite’de Erkut Sezgin‘in felsefe derslerini takip ediyordum. Kendisi benim düşünsel perspektifimi ve yaşama ilişkin anlayışımı çok önemli ölçüde zenginleştirmişti. Fakat ilerleyen dönemde düşünsel olarak bazı farklı yönelimler içeisine girdiğimden, bu tartışma ortamını da terk etmek durumunda kaldım.

2021 senesinde, Husserl Fenomenolojisi üzerine tezimi tamamladıktan sonra, yoğun iş hayatına yeniden döndüm. Bugün dahil olduğum en iyi ve yaratıcı mimarlık ofislerinden birisinde çalışıyor ve meslek hayatımı sürdürüyorum. Tez sürecinin ardından araştırmalarımı ise bireysel ölçeğe düşürdüm ve tek başıma sürdürüyorum.

Bir süre araştırmalarım ve üretimlerini paylaşmak için bu mecrayı kullanacağım. Tabii mesleğimin ve özel sektörün uzun çalışma saatlerinin izin verdiği ölçüde 🙂 Hayatta neredeyim, ne yapıyorum, ne ile yaşıyorum gibi soruları ise hala her gün kendime soruyorum 🙂 üstelik bu sorgulamaların sıklığı sürekli artıyor. hayırlısı diyelim. Bu sorulara yaşamımızla vereceğimiz karşılıklar önemli diye düşünüyorum. Burada üreteceğimiz düşünceler ise bu yaşama bir hazırlık olabilir ancak.

Peki bir gelecek ve “Yaşam” için yeterince hazır olabilecek miyiz? Emin değilim. Biraz daha hazır olsak yeter belki de. Güneş doğduğunda onun güzelliğini takdir edebilsek… Ara sıra bir şey yaratmanın tadını duyumsayabilsek ve bu yolda çaba harcayabilsek… Yanlız başına mı öleceğim, yaşam anlamsız mı, değersiz miyim gibi soruları kendimize sormadığımız uzun bir günü bitirebilsek…

En azından elimizden geleni yapmaya çalışacağız / çalışıyoruz / çalışmaya çalışıyoruz

Öğrencilik yıllarında tuttuğum tumblr bloğuma şuradan ulaşabilirsiniz. Daha sonraki yıllarda bazı kayıtları düştüğüm bloğum ise şurada.

Kişisel çalışma tarihçem.

Ek: Neleri araştırıyorum?

Bu aslında şu soru ile hemen hemen aynı: Neler üzerine düşünüyorum? Tabii bu sorunun bir de hikayesi var: Neler üzerine düşündüm? Bir de ister istemez projesi: Neler üzerine düşüneceğim?

Eskiden ”insanlık hali” diye kısaca cevap verirdim bu soruya. Şimdi bu isim tamlamasının anlamını pek yakalayamıyorum. Şöyle demek daha doğru: İnsanların kendi hikayelerini nasıl kurdukları ve anlamlandırdıkları üzerine düşünmeye çalışıyorum. Peki neden bunu yapmak istiyorum?

Yolculuğuma ”İnsan nedir” sorusu ile başladım. Aynı isimli Mark Twain’in ilginç bir kitabı var. Şimdi pek hatırlamıyorum ne anlattığını. Ama insanı bir makine gibi tasvir ediyordu. O zaman beni çok şaşırtmıştı. Şimdi pek şaşırtmıyor. İnsan hikayeler kuran bir makine olabilir.

Sonra ”İnsan nedir” sorusu sürekli değişti. Aslında varoluşsal bir öz-sorgulama içindeydim. Bu arayışıma verdiğim cevap bir dönem din ve tasavvuf oldu. (Dücane Cündioğlu) Sonra tarihselci cevapları inceledim. (İhsan Fazlıoğlu) Antropoloji ve kültür girdi bir ara radarıma. (Kültür felsefesi) Sonra politika. (Marksizm) Sonra öznellik ve nesnellik üzerine cevapları inceledim. (Fenomenoloji) Derken varoluşçuluk (Heidegger, Sartre) ve tekrar politika. (Sartre, Karel Kosik ve sol Heideggercilik) Bu yolculuğun içinde hermeneutik de bir durak oldu. (Ricoeur ve Heidegger) Ve bu yolculuk hala devam ediyor.

Tüm bu okuma ve araştırmalarım esnasında, üretimlerim daha çok insanın gerçekliği nasıl kabul ettiği, kendisini ve onu nasıl anladığı gibi eksenlerde ilerledi. Hem varoluşçuluğun, hem hermenetuğin, hem de antropolojinin (farklı biçimlerde de olsa) ortaklaşacağı üzere; insan Kaygı ve eksiklik güdüsünü bazen mitoloji, bazen din, bazen sosyal medya, bazen cin hikayeleri, bazen kişisel gelişim hikayeleri… Türlü hikayelerle birlikte yaşadı, bu hikayelere sığındı ve onlarla güçlendi ya da zayıfladı.

Bugün bloğumda yayınladığım cin hikayeleri, beyaz yaka salvoları, politik mitoloji haline getirme yani siyasal politika gibi birbirinden farklı alanlardaki yazıların ortak noktası bu aslında. Bu çalışmalarda, insanlık hali / durumu diyeceğimiz şeyi sosyal yapı ve kültür topografyasında ama tarihsel ve politik gerçekliği içerisinde incelemeye çalışıyorum.

Bu çaba, bazı açılardan gittikçe inceliyor ve başarılı hale geliyor. Bazı handikapları da olduğu su götürmez. Tabii bunun yanında bazı yan metinler ya da kişisel tarihçeme ilişkin paylaşımlarım da oluyor. Ne de olsa bu blog da benim maceram yani benim hikayem. Umarım bazı yeni bakış açıları üretmeyi başarabiliriz burada.