“gibi” dizisi ve gibi mizah

Gibidizisi özgünlüğü ve güncel mizahi yapısı sebebiyle olsa gerek, son dönemde büyük ilgi gördü. Peki bu diziyi bizim dizimiz yapan şey neydi? Feyyaz Yiğit mizahı kalitesini sürdürse de, yükselişte olduğu bir dönemde sayılmaz, piyasanın hızı yeni yüzler talep ederken Feyyaz Yigit ve Aziz Kedi bizi nasıl yakaladı?

Bu durumun, dizinin mizahi tonunun günümüz orta sınıfı ve gençliğinin ihtiyaç ve cinnetleri ile örtüşmesi olduğunu iddia edeceğim. Tabii bunu yaparken çok kaliteli oyunculukları, Feyyaz Yiğitle Aziz Kedi’nin yıllar içinde oluşturdukları mizah dilini ve yaratıcı kurguyu es geçmek istemem. Fakat bizim istediğimiz mizah üzerine düşünmek ve bunu “Gibidizisi üzerinden yapmak.

Okumaya devam et ““gibi” dizisi ve gibi mizah”

Kış Uykusu (Ayşegül Devecioğlu) ve Politik Edebiyat

Kış Uykusu, Ayşegül Devecioğlu‘nun yaşam kadar politik ve yaşam kadar hüzünlü öykülerinden oluşuyor. Bu kısa kitabı, duygusal yoğunluğu sebebiyle tek bir seferde bitirmem mümkün olmadı. Bu yoğunluğun politik bir arka planla birlikte ama yapaylığa ve doğrudanlığa düşmeden sunulabilmesi ise beni özellikle etkiledi.

Bu yazıda hem Kış Uykusu‘ndan kısaca bahsetmek, hem de politikanın edebiyatla ve genel olarak sanatla ilişkisini kısaca irdelemek istiyorum. Sanat politik olmak zorunda mıdır? Politik bir sanattan ya da politik edebiyattan bahsedebilmeli miyiz ya da bahsetmeli miyiz?

Okumaya devam et “Kış Uykusu (Ayşegül Devecioğlu) ve Politik Edebiyat”

Kahrozat / Damnation (1988) ve Hayvanlaşmak

Kahrozat / Damnation (1988), Bela Tarr‘ın insan olmanın sınırlarını sorguladığı şiirsel filmlerinden birisi. İnsan kendi sınırlarını zorladığında nelere dönüşebilir? Sınır durumlar K. Jaspers‘in söylediği gibi insanın kendisini sınadığı ve araştırdığı durumlar mıdır, yoksa insan olmaktan çıkmaya başladığımız durumlar mı? Kaygı bizi kendimizden uzaklaştırır mı yoksa yaklaştırır mı?

Kahrozat, umutsuz bir aşk hikayesidir bir yanıyla. Fakat aynı zamanda bir parçalanma hikayesidir. Kendisini irade dışı güçlere teslim etmiş ve ancak iradesini boşaltarak bir şeylere bağlanabilen / değer verebilen kahramanımız, içersine sürüklendiği bataklıkta yüzmeye çalışacaktır. Fakat asıl isteğinin yüzmek mi boğulmak mı olduğu açık değildir.

Okumaya devam et “Kahrozat / Damnation (1988) ve Hayvanlaşmak”

Seçme özgürlüğü ve Örtülü seçim

Özgürlüğün önemli bir kısmını, seçme özgürlüğü oluşturur: Peki ya seçimlerimizin bir kısmını örtülü olarak yapıyorsak ama bu seçimlerin yine de farkındaysak? Öyleyse bu yazıda, insan sorumluluğunu kabaca düşündüğümüzden daha geniş olarak düşünmeye çalışacağız.

Peki bu iddiaya / kanıya nereden varırız? Örneğin sürüklendiğimiz bir psikolojik – duygusal açmazda, giderek kapana kısıldığımızda ve bu kapanı son dakikada fark ettiğimizde: Kendimizi bu açmaza sürükleyecek seçimleri yapmadık mı? Aşık olduk örneğin, gece uyumadan önce ısrarla onu düşünmedik, umutlarımızı hiç gerek yokken bir insana bağlamadık mı? Tek bir umut kalana dek diğer umutları yok etmedik mi?

Ya da bir ilişkiyi sürekli bilinçsizce aşındırırken, o ilişkiden bilinçsiz de olsa kurtulmaya çalışmadık mı? Böyle sürekli bir eylemin bilinçli olmadığını nasıl söyleyebiliriz? Öyleyse biz bilinci çok türev ve keyfi bir farkındalık türü için kullanıyoruz. O halde ona neden ihtiyacımız olsun? Neden özgür irade gibi bir kavrama ihtiyacımız olsun?

Okumaya devam et “Seçme özgürlüğü ve Örtülü seçim”

İslam Felsefesi’ni Gazali mi bitirdi?

İslam Felsefesi’ni Gazali‘nin sonlandırdığı ile ilgili şehir efsanesi üzerinde duracağız. Bu efsanenin çıkış sebebi, Gazali‘nin İbn-i Rüşd ve diğer Yunani / Arisyocu İslam filozoflarını eleştirmek için Tehâfütü’l-Felâsife (Filozofların Tutarsızlığı) eserini kaleme almış olmasıdır.

Gazali bu kitapta İslam felsefesi içerisindeki belirli bir tipte felsefe yapma biçimini kapsamlı şekilde ve felsefi derinliği içinde tartışır. Bu kitap, gerçekten de İslam Felsefesi içerinde Aristocu etkiyi azaltmıştır. Bunun yerine ise metafizik konularda Kelam’ın etkisi artmış, ancak örneğin mantık gibi bir alanda Aristocu etki değilmemiştir.

Gazali‘nin çıkışındaki düşünsel arkaplan nedir? Gazali döneminde Aristocu felsefenin miadı neden dolmak üzereydi? Eğer bu arkaplanı görebilirsek, neden Gazali‘nin çabasını kaba bir felsefe düşmanlığına indirgeyemeyeceğimizi de anlayabiliriz.

Okumaya devam et “İslam Felsefesi’ni Gazali mi bitirdi?”

Aşkı arıtmak: Platoncu Aşk’tan Spinozacı Sevgiye

Tutkulu ve romantik aşkın bir büyüsü olduğu muhakkak, özellikle de içerisinde olan için. Öyle ki kişinin bu duygulanımın içerisinde aşık olduğu kişi ya da şeye karşı bile körleşmesi, bencilleşmesi ve hırçınlaşması olağan. Öyleyse kitapların ve şarkıların en yüksek payeyi verdiği aşk bile bir hafiflikten bir ağırlığa ve hastalığa dönüşebiliyor.

Sorun nerede? Biz aşk ile kişinin doğal olarak verici, diğerkam ve iyi olacağını umarken, duyguların köleliği nasıl oluyor da insanları uçuruma sürüklüyor? Aşk nasıl olur da kişinin kendi yaşamını zehirler? Yanlış sevgi alışkanlıkları mı geliştiriyoruz? Yoksa çağın önerdiği değerleri, en başta da bencilliğimizi mi aşamıyoruz?

Bu yazıda, Andre Comte-Sponville‘nin Aşk, Cinsellik ve Ölüm kitabındaki aşk üzerine düşünümlerinden hareket ederek bu sorular üzerine düşünmeye çalışalım. Bu tartışma Platon‘un Şölen‘inden hareket edip Spinozacı arzu ve sevgi konseptlerini takip edecek.

Okumaya devam et “Aşkı arıtmak: Platoncu Aşk’tan Spinozacı Sevgiye”

Yaşamı zedelemek

Bazen sadece yaşamımızı darmadağın etmek isteriz. Tutkulu aşk, kumar, alkol, ayrılık, aldatma bunlar ancak bir aracı olur. Demek bu durumu yarattık ve çoktan şarampole yuvarlandık. Ve hatta durumun içine girmeyi seçtik. Seçimlerin ve bekleyişlerin içerisinden.

Kronolojik zaman ve klasik mantık yaşamı anlamaya yetmez. Hatta bunların kullanımı, tam tersi sonucu doğurur: Anlamamak için araçlardır bunlar. Bunlara artık ihtiyacımız kalmadıysa ya da dozları yeterli gelmiyorsa, öyleyse insan neden yaşamı ketler, damarlar nasıl üst üste biner, en nihayetinde yaşamdan kurtulmayı nasıl seçeriz, bunun üzerine düşünelim.

Okumaya devam et “Yaşamı zedelemek”

Kötü Düşüncelerle baş edememek

Bunların hakikaten sonu yok. Kıskançlığın, yalnızlığın, kendini kötü hissetmenin… Melankoli, endişe ve kaygının sonu yok… Kendimizi korumak zorundayız. Çünkü yaşam karşımızdaki olduğu kadar biziz de. Karşımızdakine iyi davranmamız gerekiyorsa kendimize de iyi davranmamız gerekiyor.

Ve başkasına iyi davranamamak, kendimize iyi davranamamaktan da ileri geliyor belki. Ama başkası ne? Biz neyiz? Bu işaret ettiklerinizin bir anlamı var mı gerçekten? Hangi korkulukların etrafında dönüp duruyoruz? Ve onlardan gerçekten ürküyor muyuz, yoksa onların eksikliğini mi duyuyoruz?

Okumaya devam et “Kötü Düşüncelerle baş edememek”

Sevgilisi olan birisine aşık olmak

Evet, böyle bir durumun içindeydim, içindeyim ya da içinde olacağım. Zamanı açık bırakmak istiyorum ismim açık olduğundan. Bu durumun utanılacak bir yanı olduğunu düşünmüyorum. (Mükemmel bir durum olmamakla birlikte.) Birisine aşık olmak normal bir durumsa ve her duygumuzun bir karşılığı olması zorunlu değilse, bu durumda sadece sevdiğimiz kişinin – nesnenin bir başka sevdiği olması gerçeğini eklememiz gerekiyor. İç dünyamın çalkantılarına hoş geldiniz.

Bu yazıyı yazıp yazmamak konusunda çok fazla kararsız kaldım ama bloglarında içten yazılar paylaşan diğer sevgili yazarlar beni cesaretlendiriyor. Bu paylaşımı yapmak da bir tür tedavi olabilir. Eğer siz de benzer bir durumu yaşadınız ya da yaşayacaksanız, sizin için de bir tedaviye dönüşebilir belki okumak.

Okumaya devam et “Sevgilisi olan birisine aşık olmak”

Sevdiğimizi neden ıskalarız?

İnsanın sevdiğini ıskalaması, duygusal salvolarımızla ya da romantizmin yüceliği ile ilgili değil sadece: Diyalektiğin yasaları her yerde olduğu gibi burada da işler. Birisini birisi olarak severiz ve ona erişmek isteriz. Bir çiçeği gördüğümüzde de düşünebiliriz bunu. Ama ne karşımızdaki çiçek kadar basittir, ne de biz sabit bir gözlemciyizdir. Hem sevme eylemi, hem de sevilme – sevildiğini görme eylemi seveni ve sevileni değiştirir. Sonuç, sürekli değişen ve birbirini ıskalayan yaylım ateş ortamıdır.

Öyleyse aşkın imkansızlığı, insanın imkansızlığı ile birleşiyor diyebiliriz. Bunu nasıl söyleyeceğimiz üzerine düşünelim.

Okumaya devam et “Sevdiğimizi neden ıskalarız?”

Doğadaki dönüşüm neden bizi heyecanlandırır?

Doğa ve çicek

Doğaya dönüş fikri ya da en azından doğada keyifli bir haftasonu geçirme planı neden bizi heyecanlandırır? Doğanın içsel güçlerinin kendiliğinden gelişimi bizde bir tür uyum hissi mi uyandırır? Belki de Niçe’nin söylediği gibi, sadece ‘doğa‘ insanlar gibi bizim hakkımızda yargılara sahip olmadığı için rahatlarız onun kucağında.

Ama doğanın uyandırdığı uyum hissinin imgeleminizde uyandırdığı daha derin bir rezonans olabilir. Çünkü bilincimiz sürekli uykuda olduğundan kendimizde ve ilişkilerimizde takip edemediğimiz yaşamsal canlılık ve güç ile, ona yargısızca yaklaştığımız için doğada karşılaşıyor olabiliriz.

Yaşamsal canlılık ile yaratıcılık arasında nasıl bir ilişki vardır? Canlılık ve dönüşüm, nasıl olur da yaratımın ve evrimin metaforuna dönüşür? Ve bu metafor nasıl olur da bizim yaşama ve varlığa ilişkin kavrayışımızı geliştirir?

Doğadaki dönüşüm neden bizi heyecanlandırır ?

Okumaya devam et “Doğadaki dönüşüm neden bizi heyecanlandırır?”

Bir Buluttan Öncedir Bir Yağmur

Lisede yazdığım bir şiiri buldum ve paylaşmak istedim. Şiir tekniği açısından çok güçlü olmayabilir. Ama ilginç noktalara dokunmuş. Bir lise aşkının bitmesinin ardından yazdığımı hatırlıyorum. Belki de o hassasiyet sebebiyle. Pek çok noktada hala aynı şekilde düşünüyor ya da benzer hissediyorum. Hayatta çok fazla yere gidiyor , çok fazla şey yaşıyor, öğreniyor, unutuyor… Ama belki de hiç degişmiyoruz. Yaşamın döngüselliği belki de bu demek. An’lar bu yüzden önemli. Sevgiler:

Bir buluttan öncedir bir yağmur

Bir buluttan öncedir bir yağmur
Gözleriyle anlaşıyorsa iki kişi
Ya da daha derinlerse
Biri sislerdeyse hep
Ve diğerinin aradığı
-bir erkek, saçları ve baharı-
Bulduğu hep sislerse
Görece uzun bir akşamüstü boyunca
Bir kadın bileklerini kesiyordur
Ve her gün bir tanesini nehirlerinin
Ama bitmiyor işte
Peşinde koşturan onu
Ve inanın bitmeyecektir
Sonlu türküsü
Bir buluttan önceliğin
Söylenecektir
Okumaya devam et “Bir Buluttan Öncedir Bir Yağmur”

Reenkarnasyon mu, ruhların çapraşıklığı mı?

Ruh üzerine - V  (21.11.21 Anıl Salar)
Ruh üzerine – V (21.11.21 Anıl Salar)

Bu eskizde reenkarnasyon (ruh göçü) üzerine çizerek düşünmeye çalıştım. Aslında yolundan sapan bir düşünme oldu bu, reenkarnasyon yerine ruhların çapraşıklığı ve ilişkililiği üzerine düşünmeye devam etmiştim. Reenkarnasyon ruhların arasında zamansal bir ilişki ve döngü öngörür. Oysa her ruh, zamanın değil An’ın içinde de birbiriyle ilişkili değil midir @

Ben kendi adıma, zaman ve evrenin durumuyla ilgili kesin bilgilere sahip olmadığımızdan, ruhlar arasındaki tikel ve noktasal ilişkilenmeleri, reenkarnasyon gibi tünel fikirlere tercih ediyorum. Reenkarnasyondan böyle bir fikre doğru nasıl ilerleriz?

Okumaya devam et “Reenkarnasyon mu, ruhların çapraşıklığı mı?”

Martin Eden neden intihar etti?

Jack London’un aynı isimli kitabının kahramanı Martin Eden, kabuslarından kaçar ve hayallerine yolculuk eder hikaye boyunca. Peki hikayenin sonu neden çıkışsızdır? Hayaller bizi uçurumun kıyısına da götürebilir mi?

Elbette Martin Eden‘i karanlık sona yönlendiren sadece hayalgücü değildi. Umutsuz bir aşk, işçi sınıfının zorlu hayat şartları, sınıf farkının yarattığı kültürel şok, yayın dünyasının çetrefili, başarının getiremediği tatmin… Ama bütün bunlar onun etrafına üşüşürken ona devam etme gücü veren hayalleri değil miydi? Öyleyse Eden hangi sona ulaştıysa, hayalleri ile birlikte ulaşmıştı.

Yani bu hikaye hem bir gemicinin, hem de hayallerin yolculuğuydu. Bu yolculuğu, hangi hikaye şarampole yuvarladı peki?

Okumaya devam et “Martin Eden neden intihar etti?”

Nasreddin hoca ile melankoliyi yenmek

Nasreddin hoca fıkra ve hikayelerindeki tasavvuf ve mizah ögeleri melankoli ve depresyonu geriletmemiz için bize yardımcı olabilir mi? Burada sadece mizahın gücünden değil, dünyanın düzenini yadsıyan bir sufinin ironi hamlesinden de yardım alacağız.

Şu klişeyi hepimiz duymuşuzdur: Nasreddin hoca hikayeleri ile güldürürken düşündürmektedir. Fakat bu nasıl bir düşünmeydi? Neyi düşünmeye, neleri sorgulamaya davet eder bizleri? Ve bu davet toplumun yargı, kabul ve beklentilerinden, hüsnü kuruntulardan, egomuzun sarsıntılarından bizi nasıl çekip çıkarabilir? Endişelerimizi nasıl hafifletebiliriz mizah ve ironiyle?

Hazırsak göle maya çalmaya başlayalım 🙂

Okumaya devam et “Nasreddin hoca ile melankoliyi yenmek”

Samimiyetle insanları nasıl kazanamazsınız?

Samimi olun! Ne güzel tavsiye değil mi! Oysa kendi kendini yok eden bir tavsiye bu. Bu tavsiyeyi alıyor ya da veriyorsanız, samimi değilsiniz. En azından şimdilik. Çünkü bilinçli olarak oynanacak bir oyun değil bu.

Samimiyet, bilinçsizce ve mütemadiyen oynanacak bir oyun, ama en çok Kendi’mizle mücadele edeceğiz bunu başarmak için. Çünkü samimiyet oyununda ikili bir hamle var. Feda ve ironi birlikte rol almak zorunda burada. Ama bunu yapmadan nasıl yapılacağını anlamak çok güç olmalı. (Aslında her anlama güçtür. Bir yapmaya eşlik etmiyorsa.)

Öyleyse neden samimi olmamalıyız, bunu düşünmeye çalışalım. Samimi olmanın yükü neden daha fazla? Ulaşacağımız elbet çok büyük bir kazanç, fakat neden buna ulaşamamak riskini almamalıyız? Bu soruları cevaplamaya çalışalım. Eğer bunları cevaplarsak, belki neden samimi olmalıyız sorusunun cevabına da yakındayabiliriz.

Okumaya devam et “Samimiyetle insanları nasıl kazanamazsınız?”

Tacizcinin sevgisi ile aşığın sevgisini ne ayırır?

Bu soru tüylerimi diken diken ediyor. Tacizci burada cinsel obje haline getirdiği ötekiyi neredeyse tamamen ortadan kaldırıp kendi arzusunda yıkanırken, aşık nasıl olup da ötekine yani sevgisini yönlendirdiği kişiye ihtimam gösterebiliyor? Ve en önemli soru: Biz kendi ilişkilerimizde bu iki eğilimden hangisini takip ediyoruz?

Severken, karşımızdakine aşık gibi mi davranıyoruz, yoksa tacizci gibi mi? Karşımızdakini bir insan, yaşamın bir parçası olarak göz önüne alabiliyor muyuz?

Bunlar rahatsız edici sorular olsa da, arzu söz konusu ise bu soru bize bir perspektif sunabilir. Şunu kabul etmek gerek: Herkes arzularının etkisi altındadır. Bazılarımız bunun peşinden gittiğinin Farkında, bazılarımız ise değil. Tabii bu gitmek de seviye seviye olmalı. Çünkü arzunun her yönlendirdiğini yapmak zorunda değiliz. Onu bastırabilir, yönlendirebilir ya da başka stratejilerle onunla baş etmeye çalışabiliriz.

Okumaya devam et “Tacizcinin sevgisi ile aşığın sevgisini ne ayırır?”

Depresyon ve Merkezsizlik

Depresyon sevgisizlikten mi, dünyayı paylaşamamaktan mı, ona katılamamaktan mı doğuyor yoksa bunlara mı yok açıyor? Bu kötü bir soru olabilir. Bilinçli olarak kötü formül edildi belki de. Ama kötü soruları takip etmemin de bir hikmeti olabilir.

Bu soruları duygusal durumum karmakarışıkken sormak çok daha zor. Birkaç kötü olay yaşadım. Ama belki de tam bu anda sormak lazım. Çünkü her an bir yerdeyiz de mutsuzken bir yerde değiliz. Bilinçli mutsuzluğun böyle bir özelliği var.

Sanki her şeyin dışındayım. O yüzden depresyondan bildirmiyorum aslında. Konuştuğum yer yine kafamın içi değil mi? Zaten her zaman öyleydi. Belki şimdi çok kısa bir zaman öyle olmayacak sadece. Çünkü bir kısa devre yaşadık. Aşağılarda, çok aşağılarda bir şeyler bir şeylere değiyor.

Bu çukur yaratılmıştı ve bütün hayatım bu çukura doğru ilerliyordu. Bundan da çıkacağız büyük ihtimalle. Ama bir parçam yine bu çukurda kalacak. Bu yabancılık ilginç. Bunu öğretiyor bize hayat.

Okumaya devam et “Depresyon ve Merkezsizlik”

Meditasyon bir insanın hayatını ne kadar değiştirebilir?

Meditasyon, bir hayata en fazla ne katabilir? Bir kapı mı aralar bize, yoksa hayatımızı değiştirebilir mi?

Yoga ve Zen’in bir sektör yaratmış olduğu da muhakkak günümüzde. Kimsenin ekmeğine mani olmayalım. Ama Kadim doğu öğretisinde, meditasyon sadece spor ve zihinsel rahatlama ile sınırlı mıydı gerçekten? Bu kadar satılabilir ve huzur verici miydi bu yol? Yoksa güçlüklerle dolu bir arayış mıydı?

Meditasyon hem katılımcı için, hem meditasyonu öğreten – pazarlayan için son derece faydalı ve öngörülebilir. Kendimize yönelik farkındalığımızı arttırdığı, duygu ve fikirler ile baş etme tekniklerimizi geliştirdiği de bir gerçek. Ama böyle güvenli bir tekniğin, tek başına bir hayatı değiştireceğini düşünmek en iyi ihtimalle naiflik değil mi?

Bu sorulara nasıl cevap vereceğimiz, asıl sorunuz olan meditasyonun bir hayatı değiştirip değiştiremeyeceği sorusuna vereceğimiz cevabı da belirleyecek.

Okumaya devam et “Meditasyon bir insanın hayatını ne kadar değiştirebilir?”

Cinler mi insanı delirtir, delilik mi cinleri çağırır?

Longxiang Qian adlı kişinin Pexels'daki fotoğrafı

Kırsal kesimde zihinsel hastalık, majör depresyon ya da şizofreni benzeri ruhsal rahatsızlık geçirenlere cinler musallat olmuş diye yorum yapıldığını birkaç kere duymuştum. Bunu bizzat bir akrabamız da yaşadığında, konu üzerine düşünmeye kadar verdim. Merak ediyorum, cinlerin bu musallat olma durumundan haberleri var mıydı? Neden bu yorumu yapma gereği duymuştu ahali?

Deliliğin – akıl hastalığının anormalliği ile paranormalin ilişkilendirilmesi hakkında ne düşünmeliyiz? Ötekinin ve farklı olanın normalden dışlanması ve zayıf olanla araya mesafe koyulması mıdır burada söz konusu olan?

Peki ya öteki açısından durum nasıl görünür? Paranormal olan, normalin baskısından bir kaçış mıdır? Yoksa normal olmayan, yani çeşitli sebeplerle ötekileşen mi para-normale varır? Yani normal-de, toplumda bulamadıklarını para-normalde aramaya mı başlar umarsızca?

Her halükarda, korku, gizem ve gölgeler akıl ile değil duygular ile ilişkilenir. Benzer şekilde, paranormal hikayelerde bazı cinlerin insanların duygulanımlarını etkileyebileceği, sinir bozukluğu yaratabileceği, insanda nefret duygusu uyandırabileceği anlatılır. Böyle bir iddiayı çürütmek kolay olmasa da, bu iddianın kökenine yönelmeye çalışabiliriz onu anlamak için. İlk fark edeceğimiz, mitsel bir açıklama ile karşı karşıya olduğumuzdur.

Okumaya devam et “Cinler mi insanı delirtir, delilik mi cinleri çağırır?”