Elime Tutun (Aslı Biçen) ve Fırtına-yaşam

Elime Tutun, çevirmen ve yazar Aslı Biçen‘in yoğun ve çarpıcı anlatısı. Kitap çapraşıklığına, çok katmanlı olmasına ve muğlaklığına rağmen okuyucuyu sürüklemeyi başarıyor. Tabii okuyucuyu duygusal ve psikolojik bir karmaşaya itmeyi de ihmal etmeden. Bu yüzden kitabı fırtına metaforu ile birlikte düşünmek istiyorum.

Elime Tutun, imkansız bir aşktan hareket ederek iletişimin ve etkileşimin zorluklarını kat ediyor. Karşımızdaki insana ulaşabilir miyiz? Dünyaya ulaşabilir miyiz? Kendimize ulaşabilir miyiz? Bunlar kitabın bende uyandırdığı sorular oldu. Bunların peşinen düşmeye çalışalım.

Anladım ki tek çarem peşinden gelmek çünkü sadece oynarsın dille, anlatacağını anlatmak için ona güvenmezsin hiçbir zaman. Yürüyorum, arkandayım.

Aslı Biçen, Elime Tutun, s.27
Okumaya devam et “Elime Tutun (Aslı Biçen) ve Fırtına-yaşam”

Kahrozat / Damnation (1988) ve Hayvanlaşmak

Kahrozat / Damnation (1988), Bela Tarr‘ın insan olmanın sınırlarını sorguladığı şiirsel filmlerinden birisi. İnsan kendi sınırlarını zorladığında nelere dönüşebilir? Sınır durumlar K. Jaspers‘in söylediği gibi insanın kendisini sınadığı ve araştırdığı durumlar mıdır, yoksa insan olmaktan çıkmaya başladığımız durumlar mı? Kaygı bizi kendimizden uzaklaştırır mı yoksa yaklaştırır mı?

Kahrozat, umutsuz bir aşk hikayesidir bir yanıyla. Fakat aynı zamanda bir parçalanma hikayesidir. Kendisini irade dışı güçlere teslim etmiş ve ancak iradesini boşaltarak bir şeylere bağlanabilen / değer verebilen kahramanımız, içersine sürüklendiği bataklıkta yüzmeye çalışacaktır. Fakat asıl isteğinin yüzmek mi boğulmak mı olduğu açık değildir.

Okumaya devam et “Kahrozat / Damnation (1988) ve Hayvanlaşmak”

Tacizcinin sevgisi ile aşığın sevgisini ne ayırır?

Bu soru tüylerimi diken diken ediyor. Tacizci burada cinsel obje haline getirdiği ötekiyi neredeyse tamamen ortadan kaldırıp kendi arzusunda yıkanırken, aşık nasıl olup da ötekine yani sevgisini yönlendirdiği kişiye ihtimam gösterebiliyor? Ve en önemli soru: Biz kendi ilişkilerimizde bu iki eğilimden hangisini takip ediyoruz?

Severken, karşımızdakine aşık gibi mi davranıyoruz, yoksa tacizci gibi mi? Karşımızdakini bir insan, yaşamın bir parçası olarak göz önüne alabiliyor muyuz?

Bunlar rahatsız edici sorular olsa da, arzu söz konusu ise bu soru bize bir perspektif sunabilir. Şunu kabul etmek gerek: Herkes arzularının etkisi altındadır. Bazılarımız bunun peşinden gittiğinin Farkında, bazılarımız ise değil. Tabii bu gitmek de seviye seviye olmalı. Çünkü arzunun her yönlendirdiğini yapmak zorunda değiliz. Onu bastırabilir, yönlendirebilir ya da başka stratejilerle onunla baş etmeye çalışabiliriz.

Okumaya devam et “Tacizcinin sevgisi ile aşığın sevgisini ne ayırır?”

Endişe ve Zen Budizmi: Kim’in korkularını yaşıyoruz?

Endişeler ve depresyon nüksettiğinde, bu durumu sakince kabul edip kaynaklarını Zen Budizmi ile sorgulamamız mümkün olabilir mi? Sadece kendimizin değil, başkalarının ve toplumun endişelerini de yaşıyor olabilir miyiz? Öyleyse bu durumdan nasıl kurtulacağız?

Eğer toplumun ya da Kültürün beklenti ve talepleri, duygusal yükler, dilin koşullandırmaları, başkalarının talepleri gibi kaynaklardan kaynaklanıyorsa endişe, onun çoğunlukla dış kaynaklı olduğunu söyleyebiliriz. Öyleyse bu yüklerden kaçarak içeriye, Kendiliğe, Oluş’a dönmek nasıl mümkün olabilir? Zen bilgeliği bize bu yolda neler öğretebilir?

Okumaya devam et “Endişe ve Zen Budizmi: Kim’in korkularını yaşıyoruz?”

Sartre’ın Kavşağı: Özgürleşmek ya da nesneleşmek

Kaygı, Sartre‘da insan yaşamını felce uğratan özel bir durumdur. Kişi bu felce yakalandığında iki seçeneği vardır: Özgürlüğün cehennemini kabullenerek hiçlikle yüzleşmek ya da bir nesne gibi var olmayı seçmek. Bu kavşağın tehlikesi, özgürleşmek ya da nesneleşmek arasında tercih yapma zorunluluğudur. İnsan hangi seçimi yaparsa yapsın bu cehennemden kurtulamaz.

Okumaya devam et “Sartre’ın Kavşağı: Özgürleşmek ya da nesneleşmek”

Heidegger, kaygı ve depresyon üzerine

Heidegger (fotoğraf).

Heidegger’in kaygı kavramına atfettiği rolü anladığımızda, depresyonun ve melankolinin sadece bir hastalık değil, aynı zamanda bir fırsat ve imkan da olduğunu görürüz. Psikolojik rahatsızlıkları küçümsemek ya da olumlamak değil amacımız, fakat bunlar insana musallat olmuşlarsa insanın güçleri ve imkanlarıyla elbet bir ilişkilerinin olması gerekir. Üstelik Heidegger’e göre bu imkanlardan bazıları, insanın en asli yönleri ile ilişkilenecektir.

Çünkü Heidegger, epokhe’sini, yani önyargısız felsefi başlangıcını tam da kaygı, ölüm korkusu, kriz anları gibi alışılmışın dışına çıktığımız sınır durumlardan başlatır. Bu başlangıç, sadece felsefeye doğru başlangıcı sağlamaz, aynı zamanda varlık sorusunu sormamıza ve yaşamı anlamlandırmamıza da yol verecektir.

Okumaya devam et “Heidegger, kaygı ve depresyon üzerine”