Ruth Martin Eden’i neden sevmedi?

Martin Eden, saf burjuva kızı Ruth’a aşıktı ve bunu biliyordu; Ruth ise ona olan aşkını çok zor kabul etmiş ve kabul ettikten sonra da onu sürekli bir başkasına dönüştürmeye çalışmıştı. En nihayetinde Martin’e olan inancını kaybetti ve ondan ayrıldı. Oysa kitapta kadının da genç adama aşık olduğuna dair pek çok işaret görürüz. Belki annesinin baskısı, belki içinde olduğu kültürün ona öğrettikleri, belki gururu yavaşlatır onu. Ama bunların önemi yoktu. Önemli olan karardı. Ruth, Martin Eden‘i sevmemeyi seçmişti.

Farklı dünyalar ve aşk

Martin ve Ruth başka dünyaların insanları mıydı? Farklı sınıflardan geldikleri kesindi. Ayrıca bu iki karakter, kendi sınıflarının ve çevrelerinin değer dünyasına da sahipti. Martin Eden için Ruth’u sevmek, güzelliği ve kültürü yani değerli gördüğü şeyleri aşkı için fethetmek iken; muhafazakar ahlaka sahip Ruth mümkün olduğunca cesur davranmış ve farklı bir dünyaya kendisini açmayı en azından denemişti. Aslına bakılırsa genç ve saf Ruth, bu aşk için bay Eden’den daha fazla emek harcamış bile olabilir.

Martin Eden kitap kapağı.

Ama Ruth bunu başarabilmiş miydi? Martin Eden’i olduğu gibi sevebilmiş miydi? Buna cevap vermek zor. Ruth Eden’i neden sevdiğini tam olarak anlasaydı, onu evcilleştirmek için bu kadar çaba harcar mıydı? Onları bir araya getiren biraz da farklı dünyaların cazibesi değil miydi? Yoksa kendi dünyalarının çürümüşlüğü müydü onları birbirine iten?

“Bir şey daha var,” diye devam etti Martin. “Sen de beni seviyorsun. Peki beni neden seviyorsun? Bende beni yazmaya zorlayan şey neyse, seni bana çeken de o. Beni seviyorsun, çünkü tanıdığın ve sevebileceğin herkesten farklıyım.

Jack London, Martin Eden, 227

Aşk ve karar

Ruth’u maço bir edebiyat eleştirisi ile köşeye sıkıştırmaya çalışmıyorum. Yapmaya çalıştığım şunu anlamak: Bazen neden birisini sevdiğimiz halde sevmiyormuş gibi davranırız? Neden sevgimizi kendimize bile itiraf edemeyiz? Ya da neden birisine aşık olduğumuzu ondan ayrıldıktan sonra fark ederiz?

Bunu sadece Ruth ya da Martin Eden yaşamadı. Bunu hepimiz yaşıyoruz. Çünkü arzu, bizi birbirimize bir yaklaştırıp bir uzaklaştırıyor. Çünkü güzellik ve sevgi; bazen gizeme, bazen sıcak bir gülümsemeye, bazen sert hareketlere, bazen bir espiriye, bazen kırılan bir kalbe ilişiyor.

Birisini sevmek ya da arzulamak, biz farkında olmadan gelişiyor. Ve bir anda onun içerisinde buluyoruz kendimizi. Burada bir karar var mı? Sevmeye ya da aşık olmaya karar verebilir miyiz? Burada mantıksal bir karar olduğunu söylemek zor elbette. Ama farkına vardığımız şeyi örtülü olarak seçmiş olamaz mıyız?

Martin’e doğru eğilen kendisi değildi. Yerçekiminden çok daha güçlü, kader kadar güçlü bir kuvvet tarafından ve kendine rağmen ona çekiliyordu. Aralarında sadece birkaç santim mesafe kalmıştı ve bu ara, onun hiçbir iradi müdahalesi olmadan kapanıverdi.

Jack London, Martin Eden, 149

Belki de bu noktada, kararsız bir karar verme anı söz konusu. Ya da buna bilinçsiz bir karar diyelim. Ama bu kararı, belki de gizli duygusal yaşantımızla, biriktirdiklerimizle, hayallerimiz ve hayal kırıklıklarımızla veriyoruz. Ve bu karar, farkına vardığımızda ikinci bir kararla, yani kabullenişle tamamlanıyor. Aslına bakarsak bu ikinci karar bile edilgen görünüyor.

Öyleyse ne Ruth’u, ne de kendimizi birisini sevme ya da aşık olma kararını vermedi diye eleştiremeyiz. Ama hepimiz, seçtiğimiz yaşamla ve olduğunuz kişiyle; bir proje öneririz dünyaya. İnsan dünyaya anlamı getirendir çünkü. Tam da bu yüzden, dönüştüğümüz kişinin yaptıklarının sadece bilinçli sonuçları ile değil, örtülü sonuçları ile de yargılayabiliriz kendimizi.

Sevmemenin nedeni olur mu?

Bu başlık, yazının temel sorusunu boşa düşürebilir. Duygusal bir olayı ve durumu, akıl ve fikirler ile nasıl yargılayabiliriz ki? Ama bu durumda duygular yani ruhsal yaşantımız üzerine hiç düşünemeyecek miyiz?

Fikirler ve duygular, birbirinden fersahlarca uzak olmayabilir. Fakat birbirlerine nedensel etkide bulunmaları mümkün değil. Tam da bu yüzden ne bir başkasına, ne de kendimize onu / beni neden sevmedin diye soramayız.

Ama fikirler ile duygular arasındaki ilişkiye daha yakından bakabiliriz. Spinoza Ethica’da, ancak bir duygulanım değiştiğinde onunla ilişkili bir fikrimizin değişeceğini söyler. Çünkü insanlar, düşünen makineler değildir. İşte tam bu yüzden, duygulanımlar fikirleri etkilediği gibi, fikirler de duygulanımları etkiler.

Spinoza, duyguları çok ciddi şekilde ele alır. (Spinoza ve aşk ile ilgili yazım için bakabilirsiniz.) Ona göre sevinç duygulanımı yaşama gücümüzdeki artışın ifadesidir. Hüzün ve keder duygulanımları güçsüzleşmeye denk düşerken, tutku ise köleliktir ve tehlikelidir. (Çünkü özgürlüğü riske atar.)

Duygulanış deyince Bedenin etkileme gücünün artmasına ya da eksilmesine, tamamlanlanması ya da indirilmesine sebep olan bu Beden duygulanışlarını, aynı zamanda bu duygulanışların fikirlerini anlıyorum.

Bu duygulanışlardan birinin upuygun sebebi olabildiğimiz zaman duygulanış deyince bir etki (action); başka durumlarda bir edilgi (passion) anlıyorum.

Spinoza, Etika, 131

Spinoza’nın burada yaptığı etki ve edilgi ayrımı çok önemlidir. Spinoza, etkin olduğumuz halleri çoğaltmayı salık verir, çünkü ancak bu şekilde özgür olabilir ve daha da önemlisi ancak bu şekilde güçlü, sağlıklı ve mutlu olabiliriz. Tam da bu yüzden, duygularımız üzerine çalışmamız gerektiğini, ve duygulanım tarzımızı değiştirmenin olma tarzımızı değiştirmemiz manasına geleceğini söyler Spinoza.

Bu açıdan bakınca, yaşam tarzımızın yani tekrar eden duygulanımların ve bunlarla ilişkili fikirlerin, yaşamımızı ve sonraki duygularımızı belirleyeceği söylenebilir. (Tabii uzaklardan bir esinti gelmezse.) Bu anlamda, Martin Eden ne kadar cesur ve öngörülemezse, Ruth’un muhafazakar ve şövalye ahlaklı olduğunu görmek durumundayız. Belki de Ruth’un etrafındaki çemberi kırıp Martin’e ulaşmasının önündeki en önemli engel buydu. Ve genç kadın bu çemberi kırıp Eden’e ulaştığında bile, kendi içinde aşamadığı mesafeler vardı. Çünkü Martin Eden’in sahip olduğu etkinliğe ve özgürlüğe Ruth sahip değildi.

Martin Eden'in son manzarası.

Jack London ve Ruth

Yazımızda bu noktaya kadar Ruth’a yeterince haksızlık yaptık sanıyorum. Öyleyse ona yapılmış en büyük haksızlığı ortaya koyalım: Ruth ve Martin Eden, kitabın temel motifi gereği mutlu sona ulaşamayacaklardı.

Düşünelim: Ruth’u neden Eden’e aşık etmişti yazar? Çünkü Martin Eden, kültürün içerisinden dışarısına doğru bir eleştirisi olarak planlanmıştı. Ve kültürün yaratıcısının kim olduğu, enerjisini nereden aldığı, kimlerin bu kültür oyununun dışına sürüldüğünü ve hangi engelleri aşmak zorunda kaldıklarını anlatıyordu kitap. İşte tam da bu yüzden, Ruth Eden’i anlamamak ve sevmemek zorundaydı. Ancak bu şekilde Bay Eden, bu ”olay”ın sonucuyla ve etkileriyle en sert şekilde yüzleşebilirdi.

Yani bu aşkın imkansızlığının sebebi, London’un göstermek istedikleriydi. Bizler yargısına bile sahip olmadığımız önyargılarla hem Eden, hem de London intihar ettiği için; Martin Eden ve Jack London‘u özdeşleştiriyoruz. Ama belki de Ruth, onun çaresiz saflığı, umarsızlığı ve güzelliği; yazar ve anlatmak istediği hikaye için çok daha kritikti. Ve belki de kitabın ismi Ruth olmalıydı. Çünkü Ruth’un kararsız aşkı, London’a burjuvazinin değerlerinin ne kadar kırılgan olduğunu gösterme şansı veriyordur.

Ama arzunun ve estetiğin ilkesini terk ettik şu anda. Tek yapabildiğimiz, Ruth’un çabasını takdir etmek oldu. Daha ileriye gitmemiz zor.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: